Arama :

 
Ziyaretçi Defteri Tavsiye Et Günün Haberleri Firma Rehberi Ana Sayfam Yap Sitene Ekle Seri İlanlar İletişim Künye

23 Ekim 2019 Çarşamba 02:56    

 Ziyaretçi Sayısı
Online :  3 kişi
Bugün :  56 kişi
Toplam :  845445 kişi
Online Üyeler
ve 3 ziyaretçi












 Ana Sayfa » Geleneklerimiz

DOĞUMLA İLGİLİ GELENEKLER
Doğum Öncesi
Dokuz ay, dokuz gün sonra çocuk beklemeye hazırlanan anneler doğum öncesi bazı hazırlık yaparlar. Doğum öncesi bebeğin çamaşırları, bezleri ve beşiği hazırlanır, ilk çocuğu olacak genç anneler bu konuda daha titizdirler. Çamaşırların kenarları oyalanır,işlenir
Doğum
Doğumdan sonra anneye soğuk su verilmez. Kız doğuran anneye: "kızandan gelmiş it gibi yatar." Erkek çocuğu doğuran anneye "Yılkıdan (yayladan) gelmiş at gibi yatar" derler. Bu söz halkın oğlan çocuğuna ne kadar önem verdiğini vurgulamaktadır.Anneye kaynanası yağlı yumurta,süt ve yağlı yemekler pişirir. Ebe kadın ve geline yedirir. Ekşi yedirilmez.
Adı Gayım Olsun
Doğan çocuklara; özellikle aynı sülâleden olan, anne, baba, d ede ve genç yaşta ölenlerin isimlerini verme geleneği yaygındır. "İsmi yerde kalmasın" derler.Hangi ad verileceği be*lirlendikten sonra İmam Efendi eve davet edilerek adı konur.İmam, bebeğin "sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okuyarak" adını koyar."Atiı Gayım olsun. Hayırlı olsun." denir. Ev sahibi yemek verir.
Kırklama
Doğum yapan kadına "lohusa" denir. Bebek doğduğunun kırkıncı günü yıkanır. Bu yıkama şöyle olur: Yıkanacağı ılık suyun içine babaannesi (ebesi) bir gümüş yüksük atar. Bu "çocuk gümüş gibi parlasın"diye yapılır. Yani iyi insan olsun. Aynı suyla annesi de yıkanır. Kırkı çıkan anne çocuğuyla beraber ilk de(a kimin evine giderse, ev sahibi çocuğa para, yumurta,tülbent gibi hediyeler verir. Bu adet çocuk nasipli olsun manâsına gelir. Çocuğu ölen kadın lohusanın yanına gelemez.
Al Basması
Anne kırkı çıkana kadar odada yalnız bırakılmaz. Başına Kur'an-ı Kerim konur. Yanı başına maşa, kocasının veya bir erkek ceketi ve iğne bırakılır, iğnenin "Alkız" geldiğinde ayağına batacağına inanılır.Bebeğin yüzüne al tülbent örtülür ki "Alkızı" çocuğa yanaşmasın diye. Al basmasıyla ilgili anlatılan birçok hikaye vardır. Birçok lohusa kadının al basması sonucu öldüğü söyleniyor. Dişli Köyü'nden derlenen bir hikaye sunuyoruz
Al Kızın Yakalanması
Bir zamanlar bu köyde bir ailenin bir atı varmış. At ahırda devamlı bağlı bırakılırrnış. Geceleri devamlı ahırdan sesler gelirmiş. Ahıra gidip baktıklarında atın terlediğini görmüşler. Bu sesler ve atın terlemesi ev sahibinin dikkatini çekmiş. Neden olduğunu öğrenmek için atın sırtına kara sakız yapıştırmış. Gene bir gün ahırdan seslerin geldiğini duyan ev sahibi hemen ahıra koşmuş ve bakmış ki at gene terlemiş. Atın üstünde de "Alkız" oturuyormuş. Ahırdan gelen sesleri Alkız tarafından olduğu anlaşılmış. O gün gene atın yanına gelen ALkız ata binmiş ve yapışmış. Yakaladıkları alkızını alıp hiz*metçi yapmışlar. Bir gün alkıza hamur yoğurt turmuşlar. Al kızın yoğurduğu hamur hiç eksilmiyor, bereketleniyormuş. Evin hanımı buna çok şaşırmış. Hamurun niye bitmediğini Alkız'a sorduğunda, Alkız: "Hamuru kopardığınızda koparılan parçayı hamurun üstüne atarsan hamur bitmez. Yanına atmanız gerekiyor ki hamurunuz bitsin" demiş. O anda evin kadını kızın başında bir iğne görmüş. Bu iğneyi eğilip Alkız' ın başından çektiğinde tılsım bozulmuş ve Alkız birden kaybolmuş.
Söylentiye göre; bir zaman sonrası köy içindeki bir çeşmeden kan aktığını görmüşler. Bunun Alkız'ın kanı olduğunu anlamışlar. Alkız'ın ailesi, Alkıza kendini belli ettirdiği için ceza vermiş. Onu çeşmenin başında öldürmüşler. Çeşmeden kanın akmasının sebebi de bu imiş. Alkız, hamur yoğurduğu evin in*sanlarına şu uyarıda bulunmuş: "sakın ardıç ağacını kesip, yakmayın. Çünkü; biz onun etrafında yaşıyoruz" demiş. O yüzden ardıç ağacını ne yakıyorlar, ne de kesiyorlar. kesiyorlar.
Hâlen köyün insanlarının inanışlarına göre; Alkız'ın yakalandığı eve gidip ordan al bir çabıt (bez parçası) koparırlar ve bu çabıtı lohusa kadınlarının boyunlarına bağlarlar, Alkız gelip lohusa kadını boğmasın" diye.
Atasözlerimizde Kişi Adları
Abbas yolcu.
prüyü geçinceyse kadar keçiye Abdurrahrnan Çelebi derler.
Ahmet'in öküzü gibi bakmak.
Ali Cengiz oyunu.
Ali evlendi, Güllü gelin oldu.
Ali'ye edik, Veli'ye düdük.
Bîr Köroğlu, bir Ayvaz.
Tuzsuz Deli Bekir.
Yırtılan Tüfekçi Bekir'in yakası.
Çapanoğlu gibi arkan var.
Çapan oğlu'nun abdest suyu gibi.
Fazla kurcalama altından Çapanoğlu çıkar.
Benim elim değil Fatma anamızın eli.
Allah Eyüp sabrı vermiş.
Ferhat gibi çalışır.
Her Firavun’un bir Musa'sı var.
Hacı Bekir Lokumu,
Doğru söze Hacı emmin ne desin.
Halil İbrahim bereketi.
Eşeğine bakmaz, Hasan Dağı'na oduna gider.
Yağma Hasan'ın böreği.
Benim adım Hıdır, elimden gelen budur.
Hızır gibi yetişti.
Kambersiz düğün olmaz.
Kırk yıllık Kani, olur mu yani?
Karun gibi zengin,
Kerem gibi yanıyor.
Kerem' in arpa tarlası gibi yanıyor.
Arayan Leyla’ sınıda, Mevlâsını da bulur.
Lokman bile çare bulamaz.
DOĞUM VE ÇOCUKLARLA
İLGİLİ İNANIŞLAR
Sülün insanlara doğum mutluluk; ölüm İse acı verir. Halkımızın doğumla ilgili yaygın birçok inanışları vardır.
Bir kadın doğum yapacağı zaman, yanına hiç doğum yapmayan kadın sokulmaz. Lohusa kadının yanına kedi yaklaştırılmaz. Kedi yaklaşınca çocuk ölür. Bir kadın hamile olduğu zaman mevsim yaz ise armudun çöpünden tutar çevirir, rakamları sayı saymaya başlar. Eğer armudun çöpü koptuğu zaman sayı tek ise erkek çocuk, çift ise kız olacağına İnanılır.
Doğum süresi dokuz ayı geçen kadınlara "camız eti yemiş" diye takılırlar.
Bazı köylerde doğumu hâlâ yaşlı köy ebeleri yaptırırlar. Doğum uzun sürdüğü zaman bu yaşlı ebelerde bulunan "Fadime Anamızın Eli" diye adlandırılan ot suya konur. Bu bitkinin yaprakları açıldıkça çocuğun doğumu yaklaşır, tamamen açılınca çocuk doğar.
Çocuğun göbeği kesilince aklı kıt olmaz.
Hamile olan bir kadın başına sarı çember bağlarsa, kadının çocuğunun sağlıklı olacağı söylenir. Çocuğun alnı bezle bağlanırsa, düzgün olur.
Çocuğun üzerinden başka bir ço*cuğun veya kardeşlerinin atlamasıyla çocuğun boyunun uzamayacağına inanılır.
"Lohusa kadını al basar," inancı yaygındır. Kadının başucunda devamlı Kur'an bulunur. Geceleri ise kadının yanında kocası veya kardeşi bulunursa al kızı giremez. Yine kadının üzerinde erkeğinin ceketi, tuz, İğne ve ayakucunda balta bulundurulur.
Doğum yapan kadın hemen iyi olsun diye "haşıl" pişirilir, (Kodallı Çiftliği köyünde) üzerlik tülüdulür.
Hamile bir kadın kötü ve sevmediği kimselere dikkatle bakmaz. Çocuğu ona benzer. Çocuk doğunca ayaklarından tutularak, baş aşağı sallanır. Annesinin sağ yanına konur. Ağzına kirn tükürürse huyu huşu onun gibi olur. Sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunur.
Erkek çocuğu dayısına, kız çocuğu halasına benzer. Çocuğa kırk gün eşik atlatmazlar, su vermezler ki melekler verir diye. Bir tarafına devamlı yatırılırsa kafası çap olur. Yine kırk gün yere bastırılmaz. Altı ay ayna karşısına geçirilmez. Kendini özler diye.Anne sütüyle beslenir, kundakta büyütülür.Çocuk doğduktan sonra kırk gün suyun içine yumurta kırar, bununla her sabah yıkarlar. Kırk gün sonra annesi çocuğu kucağına alır.
İlk defa sokakta kime rastlarsa, o çocuk gibi olacağına inanılır.Hırsız olmasın diye tırnağını erken kesmezler. Höllükte büyütülürse babayiğit olur. Yüzü kırkı çıkıncaya kadar açılmaz ki gözleri şaşı olmasın diye. Çocuk boş meme emince dili patır olur.
Çocuk yürüme çağma gelir de yürüyemezse, ayağına ip bağlanır, eline durum verilir. Başka bir çocuk, yü*rüyemeyen çocuğun ayağındaki İpi koparır, elindeki durumu alır, yer. Sonra yürümeyen çocuk yürür.iki seneden sonra yürümeyen çocuk ise bir cuma günü sala ve öğle ezanı arası İki kız kardeş tarafından kollarından tutularak kıbleye dönülerek sallanır;
Sallarız salâya
Yalvarırız Mevlâ’ya
Bu çocuk yürüsün
ileriki cumaya
Çocuk gel cuma günü yürür.
Çocuk dört elli emekleyince misafir gelir. Çok ağlarsa gözleri üzüm gibi kara olur. Sanlık olduğu zaman başına sarı yemeni örtülür.Çocuğa dikkatle bakıldığı zaman, gözleri yılık olur.Bir de çocuğun dişlerinin iyi ve çabuk çıkması için diş hediği yapılır. Komşu ve akrabalarına dağıtılır. Çocuğa para, giyecek ve oyuncak gibi hediyeler alırlar.Çocuk evin yemişidir, hayır ve bereketini artırır. Yalnız bırakılmaz periler korkulur.Yürümeye başlayınca çeşitli çörekler yapılıp, dağıtılır.Çocuklara göz değmesin diye; mavi boncuk, öd ağacı, iğde çekirdeği ve bos kurşun takılır. Konuşmayan çocuklara dili bitik derler. (Dil altında ince bir iplikçik bulunur.) Bu İplikçik kesilirse çocuk konuşur. Köylerde bu eti kesen tecrübeli kadınlar vardır.Zamanında yürümeyen çocukları evliyaya götürürler. Ağlayan çocukları conguluz geliyor, dev geliyor diye kor*kuturlar. Eskiden de Sorgun'da çocuklar "Saili geliyor" diye korkutulurdu. (Çinlilerin çocuklarını Türkler geliyor diye korkut tu ki at ı gibi.)Çocuk yeşil gözlü kimselere gös*terilmez. Göz değer, nazar eder.Lohusa kadın evde iken değirmenden un gelirse eve alınmaz uğursuzluk getirir. Yaş et gelirse uğur getirir.İki lohusa kadın birbiriyle görüşmez, görüşmek zorunda kalırlarsa; arka ar*kaya gelerek birbirlerinin yüzünü gör*meden iğne değiştirirler.Çocuğun herhangi bir yerinde kahve büyüklüğünde ben olursa, annenin hamileyken kahve yediğine inanılır.Doğan çocuğun kollarında ve vü*cudunda sık ve sarı tüyler bulunursa, annenin çok kuşburnu yediği söylenir.
SÜNNET GELENEĞİ
Kültürümüzün çok önemli unsurlarından ve Müslüman-Türk dün*yasının mühim geleneğidir sünnet, İslam’ın asırlardan beri süregelen en güzel hasletlerindendir. Dinsel bir törendir. Erkek çocuk sahibi her aile maddi durumuna göre çocuğunu sünnet ettirirken bir tören düzenler.
Sünnet Davetiyeleri
Sünnet düğünü için önce sünnet günü belirlenir, iki gün önce sünnet düğününde yenecek yemeklerin hazırlıkları başlar. Dost, akraba, hısım konu komşu davet edilir. Davet günümüzde iki şekilde yapılmaktadır.Ya okuyucu gezdirilerek davet yapılır. Bunun için bir kadın görevlendirilir. Kadın, evleri tek tek dolaşarak: "Mehmet Beyin selâmı var. Şu günde ço*cuklarının sünnet düğünleri var. Sizde buyuracaksınız" der. Şu gün, şu saatte de şu camii de mevlit var der. Ev sahibi "Allah hayırlı uğurlu etsin" diyerek okuyuntucuyu uğurlar. Bu gelenek şimdi daha çok köylerde ve kırsal yörelerde yapılmaktadır.İkinci davette davetiye kartı ile olur. Şehirlerde yaşayanlar bu yolla düğüne davet yaparlar. Davetiye kartlarında gün, yer, saat belirtilir ve münasip söz ve şiirle davet edilir.
Sünnet Düğünü davetiyesinin bîr yüzünde de Sünnet ile İlgili sözler şiir ve hadisler bulunur. Peygamber Efendimizin sünnetli doğduğu İnancından hareketle ve onun hâl ve yaşayış tarzından bir örnek olduğu için davetiyelerde daha çok Peygamberimizin isminden bahsedilir.
Peygamber Efendimizin emridir sünnet
Bize de nasip oldu bu mürüvvet
Duyan duymayana duyursun.
Bizi seven sünnetimize buyursun
Başımıza giydik fes
Olduk yalancı prens
Biz evin erkeğiyiz
İstediğin kadar kes
Biz sünnet oluyoruz
Darısı oğlunuza
Siz gelirseniz bize
Bizde geliriz sîze
Sünnet davetiyesi dağıtıldıktan, yemekler hazırlandıktan sonra sıra sıra çocuğun hamama götürülmesi, mevlit okunmasına ve sünnet törenin yapılmasına gelir. Folklar Araştırmacısı Öğretmen Mustafa Uslu "Yozgat'ta Sünnet Düğünü Gelenekleri" adlı yazısında sünnet geleneğini şöyle anlatıyor:
"Sünnet düğünü yapılacağı günün sabahı, sünnet olacak çocuklar, babası ve diğer yakın komşu çocuk arkadaşlarıyla birlikte hamama götürülür. Aileden sünnet ettirilecek çocuğunun yanında bulunan bir çocukta sünnet ettirilir. Aile kendi çocuğu için ne yapıyorsa, fakir çocuk için de aynısını yapar. Bu usul sosyal dayanışmanın en güzel örneklerindendir.
Hamamdan geleceklere kahvaltılar hazırlanmıştır. Çocuklar birlikte güle oynaya kahvaltılarını yaparlar. Kendi aralarında şakalaşmaya oynamaya devam ederler. Ta ki sünnet mevlidinin okunacağı zamana kadar. Mevlit okunacak camiye davet edilen büyüklerle birlikte sünnet çocukları da arkadaşlarıyla birlikte gider.
Mevlit çıkışında sünnet olacak çocuklar, arkadaşları süslenmiş atların sırtında gezdirilerek eğlendirilir, sünnete hazırlanır. Bu gezi psikolojik olduğu kadar, ailenin sevinç ve sosyal yapısını göstermesi bakımından değer taşır. Sünnet; öncesi önce atla yapılırken sonra iki atın çektiği, üzeri yarı körüklü deriyle kaplı faytonlarla, günümüzde de taksi ve otobüslerle yapılmaktadır. Ulaşımda gelişen teknolojinin folklordaki yansıması olarak kabul edebileceğimiz bu gelişme zamanla daha farklılaşacaktır.
Gezi sonunda sünnet çocuğu, alkış ve arkadaşlarının kahkaha, ıslık ve bağırmaları arasında sünnet yapılacağı odaya gelir. Mevlit ve gezi sırasında üzerinde bulunan beyaz veya mavi renkli sünnet elbisesi ve elbise üzerine kırmızı veya beyaz kurdeleden ya*pılmış maşallah kuşağı, ceket içine iğnelenen mavi boncuk ve iğde dalı çocuğu nazardan korumak İçin bulundurulur.
Çocuğun başında üzeri "maşallah işlemeli bir de taç vardır. Elbise üzerindeki "maşallah kuşağının" kırmızı veya beyaz oluşu, hayır ve saadetin sembolüdür. Sünnet çocuklarının bu elbiseleri sevgi gösterileri arasında çıkarılarak, yerine sünnet sonrası yatakta daha rahat! olabileceği beyaz veya mavi renkli ipekli bol bir elbise giydirilir. Bol oluşu sünnet sonrası yatakta ve oturuş rahatlığı içindir. Genellikle mavi elbise çocukları kem gözlerden ve nazardan saklar.
Çocukları "kirve" denilen uzak-tanıdık birinin kucağına oturtulur. Bu sırada anne ve baba yan adada iki rekât şükür namazı kılmış, çocukların sünnetinin başlamasını beklemektedir. Anne ilerde gelin kızını kıskanmamak için elindeki oklavayı hamur açar gibi İki elinin arasında döndürür. "Kirve" lige uzak tanıdık birinin seçilme sebebi, sünnet çocuklarını kirve ve kirve yakınlarından kız alışverişini mümkün kılmamak İçindir. Sünnet çocuğu kirvenin kızını, kirvede sünnet çocuğunun ailesinden kız alıp veremez. Bir "kan" ve "süt" bağının ortaya çıktığı kanaati vardır. Tepsi İçerisinde el değmemiş bir peştamal, bir havlu, bir sabun ve sünnetçinin malzemeleri sünnetçi ile beraber alkışlar içinde içeri alınır. Sün*netçi sünnet sonrası tepsi içindekileri kullandıktan sonra kendisine verilir. Sünnetçi' nin peştamal bağlaması sünnetin başlama işaretidir. Kirve kucağındaki çocuk bu sırada telaşlandığı için ağlama, ağlamama heyecanı içindedir. Çocuklar korkar ve genellikle de ağlar. Merakla bekleyen çevre, çocuğunu teselli etmek için ve sünnetin tehlikesizce yapılmasına yardımcı olmak maksadıyla "Erkek ağlar rnı? sen artık büyüdün korkulur mu Bak bak elbiselerine, oyuncaklarına. Şu kuşta buraya nasıl gelmiş bak. bak" şeklindeki sözlerle korkusu giderilirken maharetli sünnetçi ve kirve işlerini bitirmiştir. Çocukların ağıdı: "yaşa... bravo" sesleri ve alkışlar arasında kaybolur gider, sünnet sırasında anne ve baba acıya fazla dayanamadıkları için çocuklarının yanma sünnet sonrası gelir ve çocuklar kirve tarafından titizlikle yataklarına yatırılır. Sünnetçi öğleden sonra gelmek üzere elini yıkayarak ayrılır. Çocuğun ağrısı unutturulmak için arkadaşları şakalar yaparlar. Çocukların önünde oyunlar oynanılır, taklitler yapılır, oynanır. Çocukların başucunda sevilen bir yakını kalıp onlarla ilgilenir. Önceden hazırlanıp karyola altında bekletilen tepside kuru yaş yemişler onlara sunulur.
Misafirler teker teker çocuğun yanına gelip, "artık ağabey oldun, geçmiş olsun" temennisinin yanında, çocukların yanağından öpülür, saçları okşanır. Çocuklara hediye olarak para getirenler parayı yastıkların altına, getirilen büyük hediye ise yatağının ayak ucuna konur, saat getirilmişse göğsüne İğne ile takılır. Sünnet sabahından beri çalgılar evdedir ve namesine daha da neşe katarak devam etmektedir.
Sünnet sonrasında gelen davetlilere ve çocukların arkadaşlarına çorba ile başlayıp baklava ile sona eren bir "sünnet düğünü yemeği" verilir. Yemek sonrasında biraz daha oturan misafirler bir hafta boyunca tekrar gelme dileğiyle önce çocuklarla, sonra da anne ve baba İle vedalaşır. Misafirler anne ve babaya: "Gözünüz aydın hayırlı uğurlu olsun. Evliliği de Allah nasip etsin." temennileriyle veda ederler.
Sünnet edilen çocukların sünnet edildikleri gün ayağa kalkıp biraz gezmesi hayra yorulur. Öğleden sonra tek*rar gelen sünnetçi, çocukları kontrol eder tavsiyelerde bulunur. Sonra kendisine verilen küçük bir tepsi ile bahşişini toplamak üzere başta anne ve baba olmak üzere diğer yakınları dolaşır, "ve hayırlı uğurlu olsun" dileğinde bulunarak ayrılır. Sünnet çocukları ellerinden gelen nazı yaparlar. Niye yapmasın ki herkes kendilerinden ilgilerini esirgememektedirler. ilgi azaldıkça naz ve ağlama aralıklı da olsa kendini gösterir. Gelen hediyelerin çokluğu ve değişikliği çocukların ağrılarını unutturan bir başka çaredir. Gece geç vakitlere kadar eğlence devam eder. Cuma başlayan sünnet düğünü pazar günü bit*mesine rağmen bir hafta boyunca gelen giden hiç eksik olmaz. Sünnet düğünü adeti, İslam inanışının Türk kültürü ile nasıl tatlı bir ahenge büründüğünü gösteren en güzel misâllerindendir.
OKŞAMALAR
Folklorumuzda insanların ruhlarını okşayan, adı söylenmeden sadece gö*nüllerine hitap eden kilise güzel sözler vardır. Bu sözlere "Okşama" denilmektedir.. Sorgun yöresinde tespit ettiğimiz okşamalar şunlardır:
"Dillerini yediğim" "Yavrucuğum" "Yemeyip yedirdiğim, giymeyip giydirdiğim" "Tatlım" "Kuzum benim" "Kınalı kuzum" "Şekerim"
"Tombulum" "Canım benim" "Kapında kalırım" "Anasının bir tanesi" "Anasının kuzusu" "Anan sana gurban" "Balını" "Balkız" "Kaymağım"
"Bebeğim" "Kadasını aldığım" "Gülelim" "Edem benîm" "Canımın içi yavrum" "Ciğerimin köşesi" "Bitanem" "Cici kızım" "Kekliğim"
"Nur topu gibi canım" "Maskara" "Yiğidim" "Sümbül kızım" "Kraliçem" "Nur ianem, nar tanem" "Zeylin gözlüm" "Has kızım" "Balam"
"Aslanım" itin köpeğin olurum" "Koca danam" "Kerata" "Aynı babası" "Babamın adı, ağzımın tadı" "Anamın adı. ağzımın tadı"
"Tek dalım" "Gözüm" "Aslanım "Göçüm" "Gülüm" "Evimin direği" "Karagözlüm"
GENÇLERİN ASKERE UĞURLANMASI
Her Türk gencinin gönlündeki aslan "Şereflice askerlik yapmaktır. Bü*yüklerimiz tarafından hayata insanın iki defa geldiği söylenir. Doğmak bir, askerden teskere almak iki. Halkımız arasında onun içindir ki askerliğini yapmayanı adamdan saymazlar. Askerliğini yapmayan insan hayat potasında pişmemiştir. Tahsillide olsa o ocakta yetişmediği için cahildir. Cemakadır. Ne zaman ki askerliğini yapar, o zaman herkes taralından güvenilir, kız verilir, iş verilir, şahsına bir değer verilir. Ailesi ana ocağı ise, asker kaçağıda baba ocağıdır.
Annem beni yetiştirdi
Bu vatana yolladı
Teslim etti al sancağı
Allah' a ısmarladı
türküsü bir destandır anlatılır dilden dile, gönülden gönüle...
Pusula gününü heyecanla bekler gençler. Hele pusulası çokan gençlerin ise önünden geçilmez olur. Vatani vazifeye çağırılan genç, heyecanlıdır, atiktir, neşelidir, gruplar halinde gezmelerinden asker oldukları hemen fark edilir. Sekiz-on gün onlar için, davet gezme, akraba ziyaret etme, arkadaşlarıyla çalıp, söyleme, eğlenme günüdür. Akraba, hısım, komşu tarafından davet edilirler. Davetlere özellikle pusulası çıkan gençler topluca katılırlar. Akşam yemeklerini yedikten, çaylarını, kahvelerini içtikten sonra yine topluca ayrı bir delikanlı odasında toplanırlar. Oyunlar oynarlar, türküler çağırırlar, şakalar yaparlar. Askere gidisin, geçmişte ve gelecekteki yaşantılarının bir değerlendirmesini yaparlar. Bazı köylerde bîr halta Önce gençler arasında para toplayarak davul zurna tutarlar. Bir hafta davullu zurnalı davet gezerler. Eskiden bu günlerde harman yerlerine soşler yakılır, "Sinsinler oynanırmış. Yakın köylerden askere gideceklerde bu "Sinsin" oyununa katılırlarmış.Sözlü, nişanlı ve özellikle evli gençler daha hüzünlü görünürler. Günler yaklaştıkça üzüntüleri artar. Bu gençler bu günlerde babalarından, köyün yaşlılarından askerlik hatıralarını dinlemeyi pek severler. Aynı şeyleri yaşayacaklarını düşünerek, büyüklerinin anlattıklarına dikkat kesilirler.
Davet, eğlence, derken sıra ayrılığa gelir. Köyden ayrılacakları gün bütün köy halkı toplanır. Gençler sabah na*mazını camide kılarlar. Evlerinden ha*zırladıkları çantalarını, yûl azıklarını aldıktan sonra belirli bir yerde top*lanırlar. Köyün imamıı dua yapar. Bu dua her yıl ya köyün orta yerinde, ya evliya varsa orada yapılır, imam "Dev*letimizin ve milletimizin bekçiliğini bir nöbet anlayışı ve bayrak teslimi içerisinde yapmaları, sağ salim dönmeleri, hayır ve uğurlu gidip gelmeleri için" Allah'tan niyazda bulunur. Kalabalık "Amin" der. Anneler ağlamaktadır. Gençlerin ağlaması iyi sayılmaz ve hoş karşılanmaz. Davul-zurnanın eşliğinde, dualarla uğurlanırlar. Bayrak takılmış arabalara binip, davul zurna çalarak kasabaya kadar giderler, kasabada tur atar, halay çekerler. Her genç pusulasında belirtilen birliğine gitmek üzere kasabadan vedalaşır. Yola revan olurlar. Onbeş gün sonra askerin ilk mektubu anasına ulaşır, bu mektup çok değerlidir, ilk mektup tavuk, kaz, hindi alınmadan verilmez. Annesi heyecanla "mektubun müjdesi"ni verir. Mektupta neler yazılıdır,neler.. Asker mektubu selamla başlar, mani ile bitir. Bu maniler hasret, gurur ve yâr doludur. Anne veya baba da oğluna yazdığı mektubunun başına şu abide, yüce duygunun, düşüncenin ifade edildiği cümleyi yazdırır: "Yüksek Bir Türk Gencine Takdimdir".
Asker manilerinden örnekler
Gara tren rayda gel
Askerleri sayda gel
Benîm yârim burda yok
Tez evelden alda gel
Asker yolu beklerim
Günüme gün eklerim
Sen git yârim askere
Ben sılayı beklerim
İkindi okunuyo
Gün çavmış dohunuyo
Köye pusula gelmiş
ipti yâr ohunuyo
Çardak çardak bu çardak
Yel vurup uçuracak
Benim vardığım oğlan
Yeni asker olacak
Su gelir aka aka
Etrafın yıka yıka
Yârimi asker ettim
Ardından baka baka
Kapımızın önü binek taşı
Çekin atını da binsin onbaşı
Yeni askere saldım
Anam öksüz gardası
Askerin bayrağı kıbleye karşı
Her öyün verirler mercimek aşı
İzin de vermezler Çavuş Onbaşı
Sılana dön asker yârim sılana
Askerlik üzerine nice türküler söylenmiş, destanlar yakılmış. Söylenen türkülerle oyunlar oynanmış.
Bir asker türküsü:
Yort koydum siniye de
Kızın adı Saniye
Ben kurban olurum da
Bayrak çeken Ali'ye
Askerim yârim
Fermanım mı var
Asker yolu beklemeye
Dermanım mı var
Gidiyorum gurbet ele de
Ağla sevdiğim ağla
Beyaz gömlek üstüne de
Siyah kravat bağla
Askerim yarim
Fermanım mı var
Asker yolu beklemeye
Dermanım mı var
Asker Türküsü
Asker kınasını yaktım eline
Nazlı yarin bakar asker yoluna
Nasıl duyurayım nazlı geline
Gitti de gelmedi buna ne çare
Al bayrağı yavrum sarmış tabuta
Bütün komutanlar gelmiş kapıda
Asker eltim seni karda tipide
Gitti de gelmedi buna ne çare
Aslen mert oluruz Türklüktür soyum
Vilayetim Yozgat Çayözü köyüm
Benim de askerde Kıbrıs'ta oğlum
Ne haber var. ne rnektup var ne çare
İsmim sefil Döndü kalpten vuruldum
Dert peşinde geze geze yoruldum
Bu günlerde Mehmet' imden ayrıldım
Gitti de gelmedi buna ne çare
Sefil DÖNDÜ
DELİKANLILIK İLE İLGİLİ İNANIŞLAR
Delikanlılık, 15 veya 16 yaşlarında başlayıp, evleninceye kadar sürer. Delikanlıların başına "YİĞİT BAŞI" denir. Delikanlıların yapacağı işlerin baş sorumlusu yiğit başı olan delikanlıdır. Bazı köylerimizde yiğit başının seçeceği delikanlı bayraktar olur. Düğünde bayrağı o çeker.Delikanlı hem kanı deli akan, atik ve canlı hem de her şeyden anlayan, Osmanlı anlamında yorumlanır. Kötü hareketler onlara yakıştırılmaz. Hep yiğit davranışlar beklenir.Delikanlı; büyüklerinin yanında sigara içmez, izinsiz konuşmaz, baş köşeye geçip oturmaz.Delikanlılar, kışın her gece bir arkadaşlarının evlerinde toplanarak, çeşitli sekililerde eğlenirler. (Yüzük, kayış oyunu oynarlar) yerler, içerler, tavuk, kaz ve hindi çalıp pişirip yemeleri yaygın bir davranıştı. Köy gençleri kendilerine göre yâr sever emme her seven sevdiğini alamaz. Delikanlının açık açık bir genç kızla konuşması kınanır.Her genç kendisi ile evlenemeyeceğini bildiği bir genç kız ile dünya ahret kardeş olur. Küçük yaşta evlenir. Küçük yaşta evlenmenin çeşitli sebepleri tartışılabilir. Bunun başında dinimize göre gençleri çeşitli gayri meşru ilişkilerden uzak tutmak, genci evine sadık kılmak, başı dışarı olanları evlilik bağı ile aileye bağlamak gibi sebepler düşünülebilir.Babası oğluna istediği kızı alır, gelini evine getirir.
Bir delikanlı yatacağı zaman, ta*nıdığı yedi insanın evlerinin pen*cerelerini sayarak, ertesi gün bir şey yapmak İstediğini aklından geçirirse, yarın istediği dileğinin yerine geleceğine inanır.Gençler akşam aynaya bakmazlar ki, evlenemeyiz diye.Delikanlılar askere veya gurbete giderken arkasından su serpilir. Sular gibi akıp, tez evine dönsün diye..
GENÇ KIZLIK
İLE İLGİLİ İNANIŞLAR
Genç kızlık dönemi 14 ve 20 yaşlan arasıdır. Bu sürede okumayan kızlar, işlengi işler, çeyiz yapar, ev işlerine yardım ederler. Halkımızın genç kızlarla ilgili bazı inanışları vardır.Kızlar, erkeklerin önüne geçmezler, geçerlerse uğursuzluk getirir. Genç kız büyüğünün yanında yemek yemez, çeşmede kendinden büyüğün testisini veya helkesini doldurur, bazen de evine kadar suyunu götürür.Kızlar da zaman zaman çeşitli arkadaş grupları oluşturup, belirli günlerde toplanır, işlengi İşler, oyunlar oynarlar. Erkeklerin olduğu gibi, kızlarında kendilerine göre sır arkadaşları vardır. Sırlarını, sır arkadaşlarına açarlar.Akraba gençler arasında yapılan evlilikler müsbet sonuçlar vermediği İçin son günlerde akraba evliliklerinin azaldığı söylenmektedir.
EVLENME VE AİLE
İLE İLGİLİ İNANIŞLAR
Türk folklorunda her yörede olduğu gibi, ilçemiz ve yöresinde de evlenme ve aile ile ilgili çeşitli inanışlar vardır. Derlediğimiz kadarıyla bu inanışlar şunlardır:Akraba evlilikleri sonucu doğan çocuklar sakat olur.Kadın erkekten yaşlı olursa, o evde bolluk olur.Evliliğin ilk günü gelin eşiğe yağ sürüp, çivi çakarsa, o evlilik ömür boyu sürer, yuva yıkılmaz.Bir evde çocuk ne kadar çok olursa, o evde bolluk olur.ilk çocuk aileye uğur getirir."Evlilikte keramet vardır" sözü çok söylenir.Çok sakız çiğneyen erkeğin ka*rısının geveze olacağına inanılır."Beşik Kertmesi" denen gelenekte evlenme yöremizde pek az görülür.Evli erkek gece ıslık çalarsa, şeytanlar başına toplanır.Süt kardeşler birbirleri ile evlendirilmez.(Bu dinimizce de yasaktır)Karı ile kocanın arasına şeytan dahi giremez.Bir evin avlusundaki bir dala saksağan kuşu konar ve öterse; ev sahibine de bir müjdeli haberin olduğu söylenir.Baykuşun ötmesi ise uğursuzluk sayılır. Mutlaka o evden bir kişi ölür veya evi yanar.Düğünü olacak kızlar evden pek dışarı çıkarılmaz. Evlenince çok gezer diye.(Böylelerine halk arasında sürtük denir.)Türk ailesinde ev reisi babadır.Babadan izin almadan hiçbirşey yapılmaz.Kadın erkekten sonra karar veren ikinci kişi durumundadır."Su küçüğün, sotra büyüğün, "sözü yöremiz ailelerinde çok yaygın söylenir.Bir baba, çocuklarına tencere kapağın meyve yedirmez.Yerlerse nasipleri kesilir. Köy halkı evlerinde makatlarının (divan) bir köşesini açık bırakarak bu*rasını banyo (gusülhane, sulukluk) olarak kullanırlardı. Eğer bir kişi buranın üstünde yatarsa cin çarpacağına inanılır
Bir genç evleneceği zaman yalağına su döker, içinden bir parça keser, ayakkabıyı ters çevirir. Bunu gören annesi durumu kocasına açarak: "Oğlumuzu artık evlendirelim" der.
Horozun ilk akşam ötmesi zen*ginliğe, yerlerin yarılması kıtlığa, tavuğun ötmesi karanlık günlerin geleceğine işarettir.Gelin eve girerken başında çanak kırılır, düşmanlar çatlasın, kötü huyları çanak gibi kırılsın diye.
DÜĞÜN GELENEKLERİ
GÖRÜCÜ-DÜNÜR GİTME
Sorgun ve köylerinde hâlâ görücü usulüyle evlenme geleneği devam ettirilmektedir. Ortalama evlenme yaşı on beştir. Okumuş ailelerde evlenme yaşı yüksektir. Kızı, genellikle oğlanın annesi seçer. Genç kiminle evleneceğini babasına değil, annesine söyler. Alınacak kız belirlendikten sonra görücü gidilir.
Oğlan tarafı, bir bahane bularak almak istedikleri kızı görmeye giderler. Bu gidişte kızın tüm hareketleri dikkatle izlenir. Kız, davranışlarında daha hassastır. Sürekli ayakta durur. El öper. Saygılı ve süzgündür, izlenimler olumlu ise oğlan tarafı, akşam kıza dünür gider.
Allah'ın Emri-Peygamber Kavli İle
Oğlan tarafı dünür geleceğini, kız tarafına bildirir. Oğlan ve kız tarafının yakın akrabaları ayrı ayrı toplanırlar. Dünürlükte oğlan babası hiç konuşmaz. Her iki tarafın vekili olur. Oğlan tarafının vekili hoş beşden sonra sözü asıl konuya getirir.
-Ee... komşular, yedik içlik. Bizim niçin geldiğimizi niye sormazsınız? diye söze başlar. Kız tarafından seçilen vekil de;
-Hasan Ağa, oğlan ağlar ağlar gözü çörektedir. Derdinizi söyleyin ki bizde derman olalım, der.
Oğlan vekili:
- Uygun görürseniz, Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle Osman Ağa'nın kızı Hatice'yi Halil Ağa'nın oğlu Mus*tafa'ya isliyoruz. Münasip görürseniz.
Kız vekili:
- Allah yazdıysa ne diyelim, der. Diğerleri de uygun görürler. Eğer kızın verilmesine taraflar değilseler, o zaman:
- Biraz düşünelim, birkaç gön ai*lecek danışalım, diye cevaplarlar.
Başlık Kesme
Oğlan tarafının dünür olarak kabul edilmesinin ertesi günü verilecek "BAŞLIK" konuşulur. Bu geleneğe de 'BAŞLIK KESME" denir. Beş on yıl öncesine kadar, arpa, buğday, öküz, İnek, koyun ve keçi gibi tahıl ve hayvanlar başlık olarak verilirdi. 10 koyun, 100 çinik arpa, 50 çînîk buğday, 1 inek ve daha buna benzer şeyler... Fakat bu adet şu anda kalkmış durumdadır. Buna kar*şılık, oğlan tarafından ya para alınır, ya da her iki tarafın giderlerini oğlan tarafı karşılar. Ayrıca kız tarafına yalak ya*pımı için bir miktar yün (en aşağı 50 batman veya 400 kg.) ite süt hakkı ola*rak on milyon lira para alınır. Başlık kesilince, şerbet günü kararlaştırılır.
Başlık Parası
Gelin bakalım başlık işine
Herkeslere gelir bunun sırası
İster elde olsun ister olmasın
Hazırlanır derhal başlık parası
Söz kesimi biter bir şerbet içer
Oturmadan hesap milyonu geçer
Allah kesesine bereket saçar
Bitmez olur hiç parası turası
Bîr kaç gün sonra dışına döne
Gelelim kırk batman yıkanmış yüne
En az üç beş milyon süt hakkı yine
Milyonlarca altın yoktur darası
Burnundan getirir yavan aşını
Karşına çıkartır kırk yıl başını
Kadınlar bırakmaz senin peşini
Ayağına indirir mermer karası
Daha dur bakalım yine bunlar az
Yüz elli tavukla, elli tane kaz
Bir davul tutulur ayrıca da caz
Hele tükenmedik vardır töresi
Taksiler dolmuşlar yere sığmıyor
Yemekten içkiden dönüp ağmıyor
Üç günlük masrafı bunu değmiyor
Alıyor bakalım hele veresi
Hilaf söylemiyor şâir sözünü
Daha çok masraf var yazdık Özünü
Hiç parasız verdi Ersoy kızını
Her tarafı geçti bizim burası
H.Ömer Ersoy
Nişan öncesi yapılacak şerbet tö*reni için, kız evinde; kız ve oğlan ta*rafından gelenler toplanırlar. Kadın ve erkeklerin toplantı odaları ayrıdır.Kadınların evinde şenlik başlar. Kız tarafından evde bulunan büyüklerin elleri öpülür, daha sonra oğlan evi ta*rafından getirilen bilezik, yüzük ve saat gibi ziynet eşyaları bir kadın tarafından sahiplerinin adları da belirtilmek suretiyle gelin kıza takılır.
Erkeklerin bulunduğu odada daha önce hamlanmış olan şerbet, bir hoca tarafından dualanarak, lokumla birlikle odadakilere dağıtılır. Çay ikram edilir. Aynı dualı şerbet kadınlara da lokumla birlikte dağıtılır. Oğlan babası şerbet tasına maddi durumuna göre bir miktar para koyar. Şerbet tasına konan para, başlık parasından düşülür.
Geleneklere uyularak bu paranın az veya çok olması önemli değildir. Bir sü*rahi dolusu şerbet de oğlan evine gön*derilir. Bu, her iki tarafın tatlı ge*çinmelerinin temenni edilmesinin İşaretidir. Bazı köylerde erkekler, şerbeti, köy odalarında içerler. Burada oğlan tarafından gelenler, kıza para takarlar. Bu paraya "TÖRE" denir. Çaycının tep*sisine oğlan tarafından atılan paraların miktarını bir kişi verenin adıyla birlikte liste tutar.
Bazı köylerde de töre'ler zarfa ko*narak verilir. Kız tarafı takılan töreye göre; gömlek, çorap, kravat (şehirde) vb. giyecekler dağıtılır. Buna "Yolluk" veya "Sini Görme" denir. Bu iş bir*birlerine yakın yerleşim merkezlerinde değişik şekilde uygulanır. Şerbet ade*tinden sonra, artık sıra nişan törenine gelir. Bu törene yörede çok önem verilir. Tarafların uygun göreceği bir günde nişan yapılır.
Okuntu (Okuyuntu)
Nişan, oğlan ve kız evinin istekleri doğrultusunda şerbetten birkaç ay sonra yapılır. Belirlenen nişan günü için oğlan tarafı davetiye bastırır. (Köylerde çağırmak anlamında ' OKUYUNTU" denilen şeker veya kara üzüm dağıtılır.) Nişanın nerede, ne zaman ve nasıl ya*pılacağı kararlaştırılır. Davul veya saz tutulur. Kız İçin gerekli eşyalar la-raflarca birlikte alınır. Parasını oğlan babası verir. (Takı ve giyim eşyaları, yakınlara yolluklar.)
Nişan Yüzüğü
Sorgun'da nişan, genellikle ya kız evinde veya düğün salonunda yapılır. Salonda yapılan törenlerde damatta bulunur. Evdeki (örende damadın bu*lunup, bulunmaması kız tarafının an*layışına bağlıdır, (bu törende yakın bir geçmişe kadar dama! bulunmazdı. Fakat çoğunlukla bugün için törenlere her ikisinin katılmasında bir sakınca görülmemektedir.)
Kız evinde nişan töreni şöyle ya*pılır: Kız ve oğlan babası yakın akraba ve komşularını daha önce anlattığımız şekilde nişana davet eder. Oğlan ta*rafından alınmış bulunan eşyalar kız evine götürülerek, arkadaşları ta*rafından gelin adayına giydirilir. Tutulan davul-zurna eşliğinde, karşı taraf kız evine gelir, hoşbeşten sonra, kadın mi*safirler bir salona, erkek misafirler de başka bîr salona, alınırlar. Kadınların bulunduğu odada gelin ve damat el sı*kışarak birbirlerini kutlarlar. Kırmızı kurdeleyi nişan yüzükleri her ikisine takılır, iki kız, İki mum ve mendil alır. Geline de bir kibrit verir. Kibritle mum*ların yakılmasından sonra Önde iki kadın, arkalarında gelin ve damat, daha geride de mum ve mendil tutan iki kız ve diğer kızlar sıralanırlar. Kızlar "-Gelin yürümüyor" diyerek töre isterler. Oğlan tarafının Sağdıç'ı bu kızlara para verir. Öndeki kadınlar "Baş överek" ge*lini ve damadı dışarı çıkarırlar.
Nişan Heybesi ve Heybe Bırakma
Nişan geleneği, köyde değişik şe*kilde yapılır. Şehirde damat bu*lunduğu halde, köylerde damadın kız evinde bulunması hoş kar*şılanmaz. Köylerde "okuyuntu" adı verilen düğüne davet için üzüm, şeker, leblebi vs. dağıtılır. Okuyuntu dağıtan fakir kadına, un, bulgur, para vs. verilir.
Oğlan evi bütün nişan hazırlıklarını tamamladıktan sonra, sabah nişana gidecek olanlar toplanırlar.Köyden köye gidilecekse es*kiden koşusu (at arabası) olan oğlan evi önüne çekerdi. Düğün Kahyâsı'nın nezaretinde hareke! edilir. Nişancı yolunun geçtiği köy muhtarına "Heybe" bırakırdı.1960 yıllarında Esenli' den Bayat Köyü' ne giden nişancı; Bayat Köyü muhtarına "Heybe" bırakmış. {Heybe içinde; çay-şeker, sigara, pişmiş tavuk bulunurdu.) Sonra Siyah Köy üne git*mişler. Nişancılara Siyah Köyü'nde eza-ceza etmişler. Sarı Ahmet ile Cezar'ın Osman'ı (biri çıtak, biri yağzı) diye ikisini de çifte koşmuşlar.Dönüşte, Bayat köyü muhtarı Esenli' lere yemek ziyafeti vermiş.
Güveyi Görmesi veya Sini Dönmesi
Nişandan yaklaşık on gün sonra "Güveyi Görmesi" adeti yerine getirilir. Buna "sini dönmesi" de denir. Kız evi, damat ve diğer yakınları İçin siniler ha*zırlar. Kız yakınlarının almış olduğu eşyalar bu sinilerin içine konur. Sini içinde; gömlek, kravat, kazak, iç ça*maşırı, çorap, kolonya, tarak, saat vb. şeyler bulunur.
Bu hazırlıklar tamamlandıktan sonra kız tarafı, çağrılı diğer kadınlarla birlikte oğlan evine giderler. Bu adet gece yapılır. Çocuklar tarafından ta*şınan siniler, oğlan evine teslim edilir. Burada gavurga, hedik, leblebi vb. şey*ler yenir. Çaylar içilir. Töreler çağ*rıldıktan sonra gecenin geç saatlerine kadar kızlar, oyunlar oynar ve da*ğılırlar. "Git Kaleden Kar getir ve Kunduralım" türkülerini Söyler ve oynarlar.
Git Kaleden Kar Getir
Git kaleden kar getir hele hele yar yar yar
Mendiline koy gelir şina nay nay nay nay
Mendilin tersi kokar hele yar yar yar
Alim tasa koy gelir şina nay nay nay
Nay nay nay nay nay nay...
Tarladan gel tarladan hele yar yar yar
Altın dişi parlatan şina nay nay nay
O altın diş değil mi hele yar yar yar
Bekârları aldatan şina nay nay nay
Nay nay nay nay nay ııay...
Delikanlı Heybesi
Oğlan ve kız evinde yapılan nişan hazırlıklarıyla beraber, pişmiş tavuk, kaz, hindi ve çörekten oluşan "Nişan Heybesi" ile; kuru üzüm, çerez, sigara ve yağlı çörekten meydana gelen ayrı bir heybe hazırlanır. Buna da "DELlKANLI HEYBESİ" denir. Heybeler nişan gününden üç gün Önce bir kadın ve bir erkek tarafından araba veya traktörle kız evine götürülür. (Eskiden daha çok atla götürülürdü) Köy gençleri nişan heybesinin (Nişan arabasının) önüne geçerek heybe alırlar. Töre gereği evli olanlar bu grubun içinde bulunmazlar.(Bu gelenekler birçok köyümüzde hâlen devam ettirilmektedir.) Heybeyi alan gençler, kendi başlarına müsait bir eve veya yaz günüyse bir söğüt gölgesine, soğuk su başına giderler. Heybedekileri afiyetle yerler.
Kapı Açılmıyor
Bazı köylerde nişan töreni, daha değişik görünümde yapılır. Davul-Zurna ile kız evine gelen oğlan taralı "Değnek Oyunu" oynar. Eğer nişancılar başka köyden gelmişlerse, at ve ben*zeri binek hayvanlarının yem ihtiyacı köye ait arpa deposundan karşılanır. Köyde yüksek bir dam üzerine çıkan tellal: "Herkes atının torbasını getirsin" diye seslenirdi. Nişancılar arpa oda*sının önünde toplandığında; tellal "Kapı açılmıyor" diyerek nisan kâhyasından töresini alır. (bu adet at ve araba koşulmadığından artık ya*pılmamaktadır)
Daha önce nişan törenine gelen er*keklerin elleri gelin adayı taralından öpülür, buna karşılıkla herkes maddi durumuna ve akrabalık derecesine göre para takardı. Bu adette kalkmıştır. Gelin erkeklerin odasına gidip el öpmez. Sadece kadınların ellerini öper.
Camiyi Dolaşma-Türbe Ve Kabir Ziyareti
Köylerdeki geleneğin İlginç bir yönü de, kızın bulunduğu evin kilitlenmesidir. Kapı kız yakını bir kadın tarafından ki*litlenip, nişan kahyasından para alı*narak açılır. Davul-zurna eşliğinde ge*lini alan nişan alayı, caminin etrafını dolaştırır. Bütün düğün ve nişanlarda bu gelenek sürdürülmektedir. Ayrıca gelin kız köyde türbe varsa türbe ile bir*likte kabristanı da ziyaret eder. Dua edip, birçok dilekte bulunur. Evliliğe ilk adım atan gelin adayının işi rast gelir, uğur getirir. Sonra topluluk kız evine gider, genç kızlar "Şu boyda" türküsünü söyler, oynarlar.
Şu boyda
Şu boyda kuşburnuyu bu darlar
Şu boyda ışkın sürmesin diye
Şu boyda bizi kurdan kovarlar
Şu boyda güzel sevmesin diye.
Şu boyda kuşburmıyu kuş oyrnaz
Şu boyda oysa da karnı doymaz.
Şu boyda üstüne yâr sevmiş,
Şu boyda kulağım bile duymaz
Şu boyda kuşburnuyu kurusu
Şu boyda geç!i güzel sürüsü
Şu boyda sürüsünden fayda yok
Şu boyda yıktı beni birisi
Düğün Ekmeği
Düğün ekmeği ve kına ekmeği dü*ğünün ihtiyacı kadar yapılır. Düğün ek*meğine, şen tabiatlı ve güzel sesli ka*dınlar çağırılır. Akraba ve komşu kadınlar, kızlar da gelirler. Birkaç tane de def bulundururlar. Def çalarak ve türkülerle hamur yoğrulur. Açıcılar bir döküm ekmek açarlar. Pişen ekmek ve kalan beziler etrafında güzel bir halay çekerler.
Damat öğle yemeğine geldiğinde evirici : "EVRAAÇ KALDIRIR" yani bahşiş ister. Damada bazlama yağ*larlar. Damat yağlı bazlamayı yedikten sonra bazlama getirdikleri tepsiye bah*şiş olarak bir miktar para bırakır. Bu para ile çarşıdan meyve ve çerez ge*tirir, orada bulunanlar yer.
Yatak Yapma
Kız evi gelin edeceği kızına mutlaka yün yatak yapar. Aylar öncesi yataklık yün alır, yıkar, komşuları toplayarak "yün ditme" İşi yapılır. Yün ditenlere üzüm çerez alınıp ikram edilir. Biz de bu geleneği Erkekli Köyü'nde fotoğrafladık
Düğün
Sorgun ve köylerinde düğünler ge*nellikle cuma günü başlayıp, pazar günü biter. (Köylerde perşembe günü de başladığı olur) Perşembe günü "Okuyuntu" günüdür, iki taraf okuyuntu ile eş, dost ve yakınlarını düğüne okur*lar. Daveti alanlar kız ve oğlan tarafına bir hediye ife "gözün aydın'a gelirler. "Hayırlı ve uğurlu olsun düğününüz" derler.
Tutulan davul-zuma cuma günü sa*bahından itibaren oğlan evinde çal*maya başlar. Öğlenden sonra kız ve oğlan evinin davetçi kadınları, komşu kız ve gelinleri "Kız hamamına" çağırır. (Şehir merkezinde, köyde yoktur) Hamam giderleri oğlan babası ta*rafından karşılanır. Hamamda gelin adayının başına taç giydirilir. Eltisi, gö*rümü ve diğerleri ellerinde yanan mum*larla gelini harman taşının etrafında üç defa dolaştırıp, alkışlarlar. Yapılan bu adetle gelin kötü huylardan, kirinden arınıp tertemiz olmuştur. Bu işler ya*pıldıktan sonra davul-zurna eşliğinde eve dönülür. O gün kız, akrabalarında davet gezer.
Sağdıç-Bayraktar-Düğün Kahyası Seçimi
Düğünün başladığı akşamı oğlan tarafından yapılan toplantıda düğün kahyası ile sağdıç seçilir. Odada bir kişi ortaya iki şeker atar. Bu şekerlerden biri Sağdıç olana, diğeri de Düğün Kah*yasına verilir. Kâhya: Düğünle yakından ilgilenen ve harcamaları ya*pacak olandır. Sağdıç ise, küçük erkek çocuktan seçilir. Sağdıç damadın en yakın akrabasıdır. Bazı masrafları sağdıç olan çocuğun babası kendi ce*binden karşılar. Aynı toplantıda ise "Bayraktar" da seçilir. Bayraktar, bayrak çeken, davulcularla yakından il*gilenendir. Sağdıç damadın yanından ayrılmaz. Omuzun da düğün bitinceye kadar kırmızı poşu taşır.
Halk Kültürümüzde Bayrak
Bayrak kelimesi çok eski çağlardan bert kullanılmaktadır. Divânü'Luğât-it Türk'de "Badrak" biçiminde yazılan Bayrak kelimesi: "Savaşlarda kullanılan ve ucuna bir ipek parçası takılan mız*rak" olarak açıklanmaktadır. Aynı eser*de:
Ağdı kızıl bayrak
Togdı kara toprak
Yetsu gelüp uğrak
Toksıp anın giçtimiz
Dörtlüğünde de görüldüğü üzere XI. yüzyılda Oğuz Türklerinin "Bayrak" kelimesini kullandıkları anlaşılmaktadır.
Bayrak, bad-kökünden ve (d-y) de*ğişmesi sonucunda "Bayrak" biçimini almıştır. Bayrak kelimesi, halk dilimizde, atasözü ve deyimlerde, ninnilerde manilerde, bilmecelerde, köy yer adlarında ve halk şiirimizde önemli oranda kul*lanılmaktadır.
Adak yerlerinde renkli bez, bayrak asma ve bağlama,.çatısı kapanan evin inşaatının bittiğini göstermek için çatıya bayrak asılması, sünnet düğünlerinde ve askere uğurlama törenlerinde ka*filenin en önünde Bayrak taşınması, bayramlarda ve şenliklerde ve hacı evinde çatıya "Bayrak Asma", görevi başında ölen devlet görevlilerinin tabutlarını "Bayrakla Sarma", Türk ailesinin sandığında mutlaka bir "Türk Bayrağı" saklaması, süregelen geleneklerimizdendir. Ay-Yıldız motifinin pek çok eşya üzerinde işlenmesi Türk'ün ayrı bir millî özelliğidir.
Düğün Bayrağı
Aile, milletimiz için çok mukaddes bir kurumdur. Bu kuruma ilk adım dü*ğünle atılır. Cepheden cepheye elinde bayrakla koşan Türkler, bekarlıktan ev*liliğe de bayrakla geçerler, Anadolu da bütün düğünler az veya çok farklılıkla "Bayrak Kaldırma"yla başlar. Bu tö*renler sırasında kullanılan bayrak, "Düğün Bayrağı" adını alır. Düğün bayrağı, ay-yıldızlı Türk Bayrağı olduğu gibi, çeşitli direk ve sırıklara çeşitli süs*lerin takıldığı değişik adlardakî ağaç dallarından oluşur.
Bayrak Kaldırma ve Salavat
Düğünler, Sorgun ve köylerinde perşembe günü öğleden sonra "Bayrak Kaldırma" töreni ile başlar. Tahmini 7-8 m. uzunluğundaki bir ağaca 'T' şek*linde bir ağaç çakılır. Bayrak direğinin bir ucuna, kırmızı İpekli bezle bir elma; bir ucuna yeşil ipekli bezle bir kuru soğan takılır. (Bazı köylerde bu ipekli bezler üzerine kız tarafından ay-yıldız işlenmektedir). Albez kızı, yeşil bez oğ*lanı temsil eder. Gençler davul ça*larken, bayrağı kaldırırlar. Bayrak, köyde düğün evini işaret eder. Bir kadın bayrak direğinin dibinde çanak kırar. Bu, "bizi istemeyenler çanak gibi çat*lasın" anlamında yorumlanır. Sonra köyün imamının dualadığı bir tabak leblebi, oradaki gençlere ve konuklara dağıtılır.
Düğünün başladığı gün kaldırılan bayrak, düğünün bittiği günü gelin eve indikten sonra yine gençler tarafından İndirilir. Al ve yeşil bayrakları kim ka*parsa gelin ve damada götürerek töre alır.
Düğüncünün karşılanması es*nasında bayraktar ve gençler birbirlerini soru sorarak imtihan ederler. Kız ta rafının salavat getirerek sorduğu so*ruyu, oğlan tarafının gençleri doğru ola*rak cevaplarlarsa; sarılı bayrağı açarak, misafirleri buyur ederler. Bilemezlerse bayrağı açmak için töre isterler. Kız evi*nin bayraktan şöyle salavat getirir
Hey belledi helledi
Minare basanı salladı
Minarenin basındaki
Topal karıncayı kim nalladı
Allah illallah, ver Muhammed_
Mustafa'ya salavat.
Gençler "Amin" deıler.
Oğlan tarafının bayraktan bu soruya
Şöyle karşılık verir:
Hey helledi helledi
Minare başını salladı
Minarenin başındaki
Topal karıncayı Sultan Süleyman nalladı
Allah, illallah, ver Muhammed
Mustafa'ya salavat,
Soru ve cevaplar ölçülü ve kafiyeli
olur. Daha çok dini konuludur.
Bu dünyanın varı kim
Hasbahçenin gülü kim
Sana soruyom arkadaş
Abdulvahabın piri kim
Bu dünya yok iken
Cümle yerler su iken
Ağaçlar kalem iken
YENGEKALDIRMA
Bu günde yaşlı bir kadın ev ev gezer. Bu gezinin amacı yenge top*lamaktır. Yenge "Genç Kız" demektir. Davetçi kadın gittiği evlerde "Darısı evinize olsun. Yengeniz var mı? Yenge götüreceğim. Salıyormusunuz"diye sorar, izin alır ve her evin genç kızını toplayarak sağ*dıcın evine götürür.
Düğünün bütün yükünü omuz*larında taşıyan sağdıç, kız evine haber salarak un getireceğini söyler. (Bu adet şehirde pek görülmez. Köylerde ya*pılan bir adettir) Davulcularla, erkek ta*rafının akrabaları ve evlerden toplanan genç kızlar, mahallede lur atarlar. Bu ara oğlan evi bir siniye leblebi, üzüm, şeker vs. koyar kız evine gönderir. Kız evinde aynı siniyle oğlan evine kendi yengeleri vasıtasıyla hediyeleri gön*derir. Aynı gün akşamı, kız ve oğlan evinin odalarında veya avluda oyunlar oynanır, türküler çağrılır.
OĞLAN EVİNE BASKIN
Akşam, kız evi oğlan evine baskına gider. Baskında damat ve gelin diğer arkadaşlarıyla birlikte halay çeker, türkü söylerler. Baskında oynanan "Yozgat Kadın Halayı" dır.
Yozgat Kadın Halayı
Yozgat yolu karmı ola
Minaresi darmı ola
Mapüslere af gelmiş
Acep aslı varmı ola
Merdivenim kırk ayak
Kırkına vurdum dayak
Yar kapıdan geçerken
Ne el tutar ne ayak
Engine de deli gönül engine
Şimdi rağbet güzel ile zengine
Zengin isen hatırını sayarlar
Fakir isen di; kapıdan kovarlar
Merdivenin altında
Kalayladım kazam
Kız ben senin uğruna
Yedim ıramazanı
Hoy nayım nayım nayım
Sallan kurban olayım
Seni candan severim
Doğrusunu soyleyim.
Dam başında yatıyor
Yel yorganı atıyor
Öte var guru gelin
Kemiklerin batıyor.
Merdivenin altında
Odama gel odama
Essahtan adam gibi
Naz ediyon adama
KIZ EVİNE BASKIN
Cumartesi günü akşamı oğlan evi, kız evine baskına gider. Oyunlar oy*nanır. Baskında "Narinim" türküsü söy*lenir ve oynanır. Gelin ve damatta bir*likte oynarlar, halay çekerler. Baskın sona erdikten sonra misafirler da*ğılırlar. Kız ve arkadaşları önceden se*rilen çeyizi toplarlar. İşlengileri yerli ye*rine sandığa yerleştirirler. Gelinkız, yardımcı olan arkadaşlarına paspas, işlengi, mendil gibi hediyeler verir. O gece damat hediye getirir. Kız ve ar*kadaşları damadın getirdiği, fındık, fıs*tık, çerez, üzüm, çekirdek gibi kuru ye*mişi birlikte yerler . Buna "Yaşlılık Çerezi" denir.
KINA GECESİ
Kına gecesi düğünün ikinci günü kız evinde yapılır. Düğün evindekiler el*lerinde mumlarla içeri girerler. Mumları sahnenin önüne koyarlar. Aralarında gelin adayı da vardır. Alkışlarla ortada duran sandalyeye gelin oturtulur. Kekil kesme işini bir kadın yapar. Gelin adayı sandalye etrafında üç defa dolandırılır. Bu sırada şu yanık ezgili türküyle övü*lür.
BAŞÖVME
Ayağına giymiş nurdan nalini
Gider hasbahçede salını salını
Biri Asiye, biri Meryem gelini
Ol habibin düğünü var cennette
Ol Sultan'ın düğünü var cennette
Eylenin gardaslar bizde varalım
Ebubekir sağdıç olmuş görelim
Yol yolunca saçısını verelim
Ol habibin düğünü var cennette
Ol Sultan'ın düğünü var cennette
Havva anamız haslarının haşladı
Fadime anamız da gınasını ısladı
Anan seni gara üzümle besledi
Ol habibin düğünü var cennette
Ol Sul tan'm düğünü var cennette
Gelin sandalyeye oturtulur. (Üç defa oturur kalkar.) Kınayı yakacak kadın "Buyurun komşular... Büyük, küçük gelin kınası yakalım" der. Orada bu*lunanlar: "Allah hayırlı eylesin" diyerek duacı olurlar. Kadın: "Darısı sizlerin oğluna, kızına" deyince "Amin" derler. Kadın "Kına donmuş" diyerek oğlan başının sağdıcından bahşiş alır. önce kekil kesilir. Bu sırada baş övülür:
Aşağıdan gele gele geldiler
Geldilerde avlumuza doldular
Gizim seni elimizden aldılar
Oy.....oy.... oy
Kekil İçin alnından bir parça saç ay*rılır. Saçın üstüne kırmızı kurdele bağlanarak saç kesilir.
Anan kirmenini alsın eline
Çıksın baksın gurbet elin yoluna
Giz gelin gördükçe bağrı deline
Oy.....oy......oy
Sıra kına yakmaya gelir. Kekili kesen kadın, gelinin avucunun içine kına çalarak kırmızı kurdeleyle bağlar. iki kız içinde ayna olan bir kıvrak tutarlar. Baş övmeye devam ederler.
Çallılar ocak taşını
Kurdular düğün aşını
Övdüler kazın başını
Kız anam kınan kutlu olsun
Vardığın evier tatlı olsun
Atladı geçti eşiği
Sofrada kaldı kaşağı
Evimizin yakışığı
Kız anam kınan kutlu olsun
Vardığın evler tatlı olsun
Elimi soktum astara
Elimi kesti testere
Mevlam şirinlik göstere
Kız anam kınan kullu olsun
Vardığın evler tatlı olsun
Bir yakını:
Biner atm iyisine
Çıkar yolun kıyısına
Çağırın bey dayısına
Ayrılık anam ayrılık
Ayrılık eşim ayrılık
Saç ağası saçtan yüce
Görelim ayrılık nice
Sen duracaksın bu gece
Ayrılık anam ayrılık
Ayrılık eşim ayrılık
Atımın kuyruğu saçak
Sineme vurdular bıçak
Ayrılık günleri gerçek
Ayrılık anam ayrılık
Ayrılık e^im ayrılık
Bu uzun süren baş övrneden sonra sıra elbise giydirmeye gelir. Elbise üç defa gelin adayının başı üzerinde do*landırılır , salavatlanır. Elbisenin yakası gelin adayına ısıttırılır. Kınadan boyun kısmına sürülür. ( Bu kına yakmadan öncede yapılabilir) Saçı çağırttırılır. Gelin adayı kalkar önüne bir kız düşer el öperler. El öperken de diyeşet söy*lerler.
ANASI:
Sorgun'un dağında bir kuru dikme
Dikmeye dayanıp yaprağın dökme
Ben öksüzüm deyi boynunu bükme..
Ayrılık kızım ayrılık... Oy... oy..
GELİN ADAYI
Yol Üstünde budama
Selam söyle babama
Sanki kızı çok gibi
Beni attı yabana
Kara herk içinde ekerler ekin
Kara kaş üstüne dökerler kekil
Öksüzlere kim olur vekil
Ya ben ağlamayım da kimler ağlasın
Oy.....oy.... oy....
YENGESİ:
Bir gül oldun bahçemizde açıldın
Tohum oldun gurbet ele saçıldın
Pek küçükken içimizden seçildin
Onun için kan ağlıyor gözlerim
Oy... oy.... oy
KIZ KARDEŞİ:
Havluları büyük halay çekmeye
Dambaşısı büyük bayrak çekmeye
Nasıl kıydın kadir mevlam binek dikmeye
Ayrılık kardeş ayrılık.
GELiN ADAYI:
Bu yazı yazı değil
Gönlüm ırazı değil
Ellere yazı yazdı
Benimki yazı değil
Köylerde ve ilçemiz merkezinde "Kınacı Kadın" lar olurdu. Her kına merasiminde özellikle bu kadınlara "Diyeşet" söylettirilirdi. Dîyeşet dağarcığı zengin; sesi yanık "Kınacı Kadın" de*yince Erkekli köyünden "Kiraz hala" akla gelir. Adına Deli Kiraz derlerdi. Rahmetlik oldu, işte onun söylediği diyeşetlerden bazıları:
Çatıda gara yılan
İnde boynuma dolan
Var mı acep şuYozgat'ta
Benim gibi zelil olan
Başına bağlamış asdar valası
Eline yakmamış düğün gınası
Haniya bu gizin gelin anası
Oy!... Oy!....
Bahçesine şemşamer ekmiş
Şemşarner boynun eğiyo
Tarlasına da ekin ekmiş
Ekin kelle döğüyo
Nureddinin"de guzuları
Anam anam boyun eğiyo
Sizin atlar. bizim atlar
Çıkar yükseklerde otlar
Emmim, dayım muhanetler
Emmişiz kız gelin olmaz
Dayısız kız ata binmez
Atımı çekin de binek taşma
Elim ulaşmıyor eğer kaşına
Çağırın gelsin nazlı gardaşına
Kapımızın önü mezara karşı
Yağar yağmurda ışılar taşı
Baban gelmeyince bağlatma başı
Gide gide bir taş değdi dizime
Yayılırken kurt sarıldı kuzuma
Anası olanı gider kızına
Benim anam hiç bakmıyor yüzüme
Yüce dağ başında kar bölük bölük
Esme deli poyraz ciğerim delik
Edimden ayrıldık bağarım çok yanık
Yüce dağ başında kemer kay' olur
Düşüne düşüne aklım zay' olur
Ellerin yangısı üçbeş ay olur
Benim ki de mahşere dek gidecek
Yüce dağ başında bir tarla anık
El uykusun uyur ben de uyanık
Benim gibi var mı vay bağrı yanık
Tarlalar tükendi göçmen oturmaz
Yüreğim yaralı yara götürmez
Benim eksiğimi eller getirmez
Susuz yere söğüt diksem biter mi
O uğursuz ocakta tütün tüter mi
Yavrum senin yerin eller tutar mı
İstanbul yollan cızıdır cızı
Çayırda yayılır ördeği kazı
Gelin mi ederler babasız kızı
İstanbul yollan cızıdır cızı
Eline almışta zedefli sazı
Sahi gelin etmezler babasız kızı
Kapımızın Önü yeşil bahçeli
Kunduramda karış karış ökçelî
Bizde yavruları gelin edecektik
Sandığının içi yeşil bohçalı
Ana benim esbabımı yusana
Yuyup yuyup sandığına göy sana
Hani bunu giyen yavrum desene
Anam kirmenini alsın eline
Çıksın baksın gurbet elin yoluna
Ağlasın ağlasın girsin evine
Hatice Barış;
Al Duvaklı Gelin
Pazar günü oğlan tarafı gelin al*maya gelir. Önce çeyiz bir arabaya yüklenir. Çeyiz arabasıyla birlikte kızın eltisi de çeyizi sermek için oğlan evine gider. Gelin özenle süslenir. Gelin beyaz bir gelinlik giyer. Başına da beyaz telli taç konur. Onun üstüne pullu kıvrak atılır. (Bazı köylerimizde gelinin başına eskiden beri süre gelen "DUVAK" konur.) Tel Duvak.. Al Duvak... Gelinlerin baba evinden, ana elinden getirdiği sıla yadigârı, Anadolu kadını her uğurlu elin Fadime Anamızın eli, "Al Duvağı"nda Fadime Anamızın gelinlik duvağı ol*duğuna inandığı içindir ki, gelinlik du*vağını çeyiz sandığında en kutsal ha*tıra olarak ömrünün sonuna kadar saklamaktadır.
"Tel duvağı ile, küpeli kazana ba*sarak, üzengili ata ilk sağ ayağını ata*rak binen, salavatlanarak el kapısına, yâr kapısına uğurlanan bir annenin ah, vah ile anlattığı, ağıtlarla sırdaş, kardaş olduğu günler mazide kaldı" de*meyelim. Eski çamlar bardak olsa da... Eski duvaklar, yaşlı gelinlerin, ailelerin ziynet sandıklarının en şerefli kö*sesinde şeref misalin olarak ağır*lanmaktadır.
Sarı buğday başağının sapından ıslatılarak, gelinlik kızın başına gelecek ölçüde alt ve üst tasımları geniş ortaya doğru birazcık daralan, maharetli bir elin eseri bu 'Sepet’ in diğer bir adıyla "Areyçin"in her ilmeğinde başa gelecek kısma dikilen tülbentin beyazlığnda ge-line yakılan nice manâlı ağıtlar vardır:
Yüce dağ başında mangal kömürü
Yana yana zayeyledim ömürü
Vefasız duvara da çaldım çamuru
Yavrum! Yağdı yağmur da emeklerim zayoldu.
Duvağı, gelinin başına her kadın koyamaz, süsleyemez, allayıp, pullayamaz. Bu geleneği yaşatan gelinler de. yapan "Osmanlı Kadınları' da par*makla gösterilmekle.
Türk-İslam geleneklerinin hemen hepsi "Besmele ve Sala vat la" b aş la r. Sandalyenin etrafında üç defa do*landırılan gelin duvakçı kadın ta*rafından sandaleye oturtulurken, sa*la va! getirilir. •
Sıra Areyçin'in süslenmesine gelir. Gelinin başına konan silindir şeklindeki sepet, gelinin çenesinden pullu beyaz bürükle bağlanır. Bu bürüğe "Ana Yaş*mağı" denir ki, ölünceye kadar sak*lanarak, o geline ölürken çene bağı olur. Geleneğimizde düğünle Ölümü "Ana Yaşmağı-Çene Yaşmağı" birleştirir. Ve ağıt olur yüreklerde:
Evimizin önü bir derin dere
Dereye baharım oralar nere
Sallama kılıcı her yerim yare
Yavrum! Bugün sılacısın sılanız nere
Ana yaşmağı bağlandıktan sonra duvağın üzerine kırmızı veya sarı renkte olan "poşuu" örtülür. Buna "Du*vağın Alı" denir. Areyçin'i tamamen ka*patan poşunun üzerine gelinin çeyiz sandığındaki renkli, oyalı, pullu, İncili olanlarından kat kat yapılan en az dokuz yemeni dokuz kat halinde du*vağın etrafına çember şeklinde sarılır. Üzerine kırmızı veya yeşil kıvrak ör*tülür. Yüreği ciğerpare ana, kıvraktı gelin kızına seslenir.
Evimizin önü düze
Ağlamıya geldim size
Oniki ayda iki bayram
O da garalı geldi bize
Kıvraklı duvak telli simle de süs*lendikten sonra sıra gelinin altınına, in*cisine gelir. Ne kadar yarımlık, çeyrek, gramise gerdanlık altını varsa duvağın ön kısmına sıralanır.
Ayağında mıhlı kundura, ba*cağında enlere şalvar, sırtında peşli üç etek onun üzerinde siyah düz kadife ceket ile yaldır yaldır yanan gelin, sanki "Ebem Kuşağı'ndan bin renge bo*yanmıştır.
Salavatla kalkan gelin sarılır ba*cısının boynuna da basar ağıtın kös*teğine!... Gelinin gözlerinden akan yaş*lan "Telli Duvak" sır etmektedir. Ana kucağından, baba ocağından uzakta olan büyük bacısının zaten yüreği ya*ralıdır.
Bacım gurbeti bizim için yapmışlar
Çatısını bek muntazam çatmışlar
Ölümünen ayrılığı tartmışlar
Bacım.. Elli dirhem ağır gelmiş ay*rılık.
"Düğün evinde herkes kendi ağıtını ağlar! derler. Doğrudur, [çerde iki göz, iki çeşme...
Dışarıda gelin atı kişnemekte. Eyerlenmiş, dokuma heybe veya yastık narnazla ile donatılmış al at, al du*vaklı gelini beklemektedir. Gelinin ku*şağını en küçük kardeşi bağlar. Kardeşine düğün kahyası töre verir.
Konu komşusuyla, eş ve dostuyla vedalaşan allı gelin son kez anasının boynuna sarılır.
Kara başlı, sofrası aslı, gözü yaşlı ana için, bir anlamda sahipsizlere vardır ayrılık
Kışın kışında yorgansızlık
Yazın yazında ayransızlık
İmanıma da kar eyledi
Yavrum!... Emsalin içinde sahipsizlik.
Otururken bir taş değdi dizime
Yayılırken kurt seğirtti kuzuma
Ben de yanarım kaderime yazıma
HALAYLARIMIZ
Yozgat- Sivas -Toka t ve Çorun ha*layları müzik ve figür bakımından bir*birine benzemekle beraber bu halaylar değişik isim ve oynanış şekilleriyle kar*şımıza çıkmaktadır. Yozgat halayları kadın ve erkek oyunları olmak üzere iki bölümde oynanır. Kadın oyunları tür*külü, davul zurna veya dede oynanır. Bağlamanın da kullanıldığı görülür. Ayak figürüne dayanan erkek oyunları davul-zurna ile oynanır.
KULLANILAN KIYAFETLER
Erkeklerde :
BAŞ:Eldeörme fes ve üzerine püsküllü poşu bağlanır.
GÖVDE: Desenli veya desensiz, yakasız gömlek. Kol ağızları işlemeli. Düğmesiz. Üzerine cepken veya yelek giyilir. Cepten cebe köstek denilen zincir takılır. Yelek el dokuması koyu renkte olur.
BELDE: Şal kuşak bağlanır. Bir köşesi yandan sarkıtılır. Bağ kısmı püs*küllüdür.
BACAKTA: Siyah veya beyaz eide dokuma kumaştan yapma körüklü şal*var giyilir. Şalvarın yan tarafları ku*maşın rengine zıt bir renkle işlemelidir. Paça ağızlan hafif açıktır. Bel kısmı renkli iplerden örülü uçkurla bağlanır, uç kısmı püsküllüdür.
Kadınlarda:
BAŞ: Madeni paralar ve pullarla süslü fes giyilir. Üzerine İşlemeli yemeni veya pullu buruk örtülür. Kefiye ile üzerlerinden bağlanır.
GÖVDEYE: Entari veya üçetek gi*yilir. Üzerine salta giyilir. Bunların üze*rinde cekette olabilir. Ceketin kol ağızları, yakası ve kenarları kırmızı, sarı şeritlerle süslüdür. Göğüslerine çeşitli renkte boncuk ve altın paralar takılır.
BELDE:Renkli ipten örülü, çeşitli boncuk ve paralarla süslenmiş üç dört santim geniş ucu püsküllü bir kuşak bağlanır.Bu kemer madenide olabilir.
BACAKTA:Bol biçimli bıçak ağızları lastikli ve üzerine dökürnlü şalvar giyilir.
AYAKTA:Yünden örme renkli ve desenli çorap giyilir. Üzerine çarık kundura ve patik giyilir.
Ev içinde gün*delik olarak da kullanılan patik; renkli yün ipten örülmüş olup, de*senlidir.
Oyuncuların Dikkat Edecekleri Hususlar
Eller küçük parmaklardan tutulur, yandan aşağıya sarkıtılır.
Kollar ve eller kenetlenir. Bir oyun*cunun sağ kolu, diğer oyuncunun sol koluyla geçirilerek kenetleme yapılır.
Kollar dirsekten kırık vaziyetle göğüs hizasında tutulur.
Kollar açık, eller baş hizasından yukarı kaldırılır ve serçe parmaklardan tutulur.
Ortadaki oyuncunun belinden sağ el, sağ taraftaki ikinci oyuncunun sol elini, sol el, sol taraftaki ikinci oyun*cunun sağ elini tutar.
Oyuncular yan yana sıralı ve dik bir vaziyette dururlar, iki bölümde oynanan oyunların birinci bölümü ağır, ikinci bö*lümü hoplatmalı oynanır.
Oyunun başını halaybaşı idare eder. Sağ elinde de işlemeli ipekten mendil bulunur. Oyuncuları çeşitli hay*kırmalarla coşkulu seslerle idare et*meğe çalışır. Halayın sonunda oy*nayana "Pöçik" denilir. Bununda sol elinde mendil bulunur. Halaybaşı ve pöçik zaman zaman diğer oyun*culardan ayrılarak, serbestçe oynarlar. Oyunlarda bazen sevda ve laşlama türünde türküler, maniler söylenir.
Halk oyunlarında Coşkulu Sesler
Halkoyunlarından birçoğu türkülü ve coşkulu, haykırmalı seslerle oy*nanır. Bu naralar oyuna canlılık ve he*yecan verir, Oyuncular, oyunun hareket ve figürü içinde ister istemez coşkulu sesler çıkarırlar.
Bu coşkulu sesleri sınıflayacak olursak:
Usta oyuncu tarafından nara atılır. Bunun amacı; oyun oyuncu ve se*yirciler arasında uyum olduğunu göstermektir. Oyun daha tesirli ve vurgulu -\a\e sokulur.
Oyuncunun rahatlama ve coşkusunu dile getiren sesler çıkarılır.
Bazı ses ve naralarda yörenin kül*türel özelliğini belirlemek için çıkarılır.
Değişik oyuna geçişte veya figüre geçişte komut niteliğinde sesler çı*karılır. Müziğin aniden kesilmesi anın*da oyuncuların söylediği türkü ya da oyuna ritirn sağlayan haykırışlar da var*dır.
Oyuncular oyuna kendilerini öyle kaptırırlar ki oyunu İçten oynarlar. Çıkarılan sesler kadın ve erkek oyun*larında ayrı ayrıdır. Bir kaç örnek verelim:
- Vah! Ahi Ah ah ! Efeler hey! Peyi Uy uy! Uy! Ha ha! hal Hoppa! Hey! Hey! Hey! Heyyt! Hop! Hop! Hop! Haaydaa!
oyun çeşitler!
1- Yozgat Ağırlaması
2- Pobbİli
3- Tem İrağa
4- Yoreli Gelin
5- Çiçek Halayı 6-Şeker Oğlan
7- Gıyılı
8- Cemo
9- Sallangel
10- Çegirge 11-Karafili
12-Kızlar Halayı
13-Dello
14 Ardıç Halayı
15- Bitlis
16- Camuz Halayı
17- Aynalı Gelin (Kamalı)
18-Tekkenin Saytrı
Diğer Kadın Halayları
Burçak Tarlası
Cenderme
Vıy vıy
Lolî
Çemberim
Sinsin
Kunduralırn
Darini Halime
Asmalarda üzüm Keçeci Baba
Diğer Erkek Oyunları
Topal kız
Kartal
Karabit
Aşırtma
Üç Ayak
Koç eri
Singin
Türkülerimiz
Bozuk Yaylası, halk türküleri ba*kımından çok zengindir. Bu türküler kimi zaman, sazla, defle, kimi zaman da davul zurnayla çalınarak söylenir. Bu türkülerde; Türk milletinin fertlerinin geçmişten geleceğe uzanan hayat, sevgisi, hasreti sevinci, üzüntüsü ve bütünüyle tarihi vardır. Bozok, Oğuz yaylası olalıdan beri Türk'ün öz yü*reğinde tüterde tüter. Bu türkülerin ba*şında "Sürmeli" türküsü gelir.
Yazar ihsan Kurt Yozgat Türküleri hakkında şunları söylüyor: "Türkçe yankılanan bir bağlamanın tellerinde ezik bir türkünün yoğunluğu sarar ha*vayı. Hava bu türküde nefes alır, bu türküyü üfler yüreğimize.
Seher öncesinde çiselerie ıslanan çıplak ayakların gidişi meçhule değil. Yolculuğun grubu var çağlayanlara. Şü*kürle başlayıp, şükürde kalmayan şa*dırvan sularıyla akan bir rahmet... Bu zengin rahmet içinde bir kurtuluşun alnı daldırılır seccade ırmağına, seccade ırmağında yıkanır alınlar. Bu ırmakta dikilir kurtuluşun direği. Bu ırmakta tu*tuşur sevda yüreği. Bozlaktan bu ır*mağa dökülür duygular. Bu ırmak alır götürür mü, alır tüketir mi bilinmez. Her bozlak duyuşumda bu duygular din*mez,"
Yozgat türküleri; sevda yüklü, ıs*tırap dolu ve bir kısmı da mânâ iti*bariyle hicvedici ve zengindir.
Oyuncuların Dikkat Edecekleri Hususlar
Eller küçük parmaklardan tutulur, yandan aşağıya sarkıtılır.
Kollar ve eller kenetlenir. Bir oyuncunun sağ kolu, diğer oyuncunun sol koluyla geçirilerek kenetleme yapılır.
Kollar dirsekten kırık vaziyette göğüs hizasında tutulur.
Kollar açık, eller baş hizasından yukarı kaldırılır ve serçe parmaklardan tutulur.
Ortadaki oyuncunun belinden sağ el, sağ taraftaki ikinci oyuncunun sol elini, sol el, sol taraftaki ikinci oyuncunun sağ elini tutar.
Oyuncular yan yana sıralı ve dik bir vaziyette dururlar, iki bölümde oynanan oyunların birinci bölümü ağır, ikinci bölümü hoplatmalı oynanır.
Oyunun başını halaybaşı idare eder. Sağ elinde de işlemeli ipekten mendil bulunur. Oyuncuları çeşitli haykırmalarla coşkulu seslerle idare etmeğe çalışır. Halayın sonunda oynayana "Pöçik" denilir. Bununda sol elinde mendil bulunur. Halaybaşı ve pöçik zaman zaman diğer oyunculardan ayrılarak, serbestçe oynarlar. Oyunlarda bazen sevda ve taşlama türünde türküler, maniler söylenir.
Halkoyunlarmda Coşkulu Sesler
Halkoyunlarından birçoğu türkülü ve coşkulu, haykırmalı seslerle oynanır. Bu naralar oyuna canlılık ve heyecan verir. Oyuncular, oyunun hareket ve figürü içinde ister istemez coşkulu sesler çıkarırlar.
Bu coşkulu sesleri sınıflayacak olursak:
Usta oyuncu (aralından nara atılır. Bunun amacı; oyun oyuncu ve seyirciler arasında uyum olduğunu gös-termekdir. Oyun daha tesirli ve vurgulu hale sokulur.
Oyuncunun rahatlama ve coşkusunu dile getiren sesler çıkarılır.
Bazı ses ve naralarda yörenin kültürel özelliğini belirlemek içirt çıkarılır.
Değişik oyuna geçişte veya figüre geçişte komut niteliğinde sesler çıkarılır. Müziğin aniden kesilmesi anında oyuncuların söylediği türkü ya da oyuna ritrn sağlayan haykırışlar da vardır.
Oyuncular oyuna kendilerini öyle kaptırırlar ki oyunu içten oynarlar. Çıkarılan sesler kadın ve erkek oyunlarında ayrı ayrıdır. Bir kaç örnek verelim:
- Vah! Ahi Ah ah l Efeler hey! Pey! Uy uy! Uy! Ha ha! ha! Hoppa! Hey! Hey! Hey! Heyyt! Hop! Hop! Hop! Haaydaal
OYUN ÇEŞİTLERİ
1- Yozgat Ağırlaması
2- Pobbili
3- Tem İrağa
4- Yöreli Gelin
5- Çiçek Halayı
6- Şeker Oğlan
7- Gıytlı
8- Cemo
9- SaÜangel 10-Çegirge 11-Karafili
12-Kızlar Halayı
13- Dello
14 Ardıç Halayı
15- Bitlis
16-Carnuz Halayı
17- Aynalı Gelin (Kamalı)
18-Tekkenin Bayın
Diğer Kadın Halayları
Burçak Tarlası
Cenderme
Vıy vıy
Loli
Çemberim
Sinsin
Kunduralım
Darini Halime
Asmalarda üzüm Keçeci Baba
Diğer Erkek Oyunları
Topalkız
Kartal
Karabil
Aşırtma
Üç Ayak
Koçeri
Sinsin
Türkülerimiz
Bozok Yaylası, halk türküleri bakımından çok zengindir. Bu türküler kirni zaman, sazla, defle, kimi zaman da davul zurnayla çalınarak söylenir. Bu türkülerde; Türk milletinin fertlerinin geçmişten geleceğe uzanan hayat, sevgisi, hasreti sevinci, üzüntüsü ve bütünüyle tarihi vardır. Bozok, Oğuz yaylası olalıdan beri Türk'ün öz yüreğinde tüterde tüter. Bu türkülerin basında "Sürmeli" türküsü gelir.
Yazar ihsan Kurt Yozgat Türküleri hakkında şunları söylüyor; "Türkçe yankılanan bir bağlamanın tellerinde ezik bir türkünün yoğunluğu sarar havayı. Hava bu türküde nefes alır, bu türküyü üfler yüreğimize.
Seher öncesinde çiselerle ıslanan çıplak ayakların gidişi meçhule değil. Yolculuğun grubu var çağlayanlara. Şükürle başlayıp, şükürde kalmayan şadırvan sularıyla akan bir rahmet... Bu zengin rahmet içinde bir kurtuluşun alnı daldırılır seccade trmağına, seccade ırmağında yıkanır alınlar. Bu ırmakta dikilir kurtuluşun direği. Bu ırmakta tutuşur sevda yüreği. Bozlaktan bu ırmağa dökülür duygular. Bu ırmak alır götürür mü, alır tüketir mi bilinmez. Her bozlak duyuşumda bu duygular dinmez."
Yozgat türküleri; sevda yüklü, ıstırap dolu ve bir kısmı da mânâ itibariyle hicvedici ve zengindir.
Burçak Tarlası
Sabahleyin kalktım sütü pişirdim
Sütün köpüğünü yar yar yere taşırdım
Kaynanamdan korktum aklım şaşırdım.
Ah ne yaman da zormuş burçak yolması
Burçak tarlasında yar yar gelin olması
Elimi salladım deydi dikene
İlahi kayınvalide ömrün tükene
İntizar ederim burçak ekene
Ah ne yaman da zormuş burçak yolması
Burçak tarlasında yar yar gelin olması
Elimin kınasını ezdirmediler
Gözümün sürmesini sürdürmediler
Burçak tarlasında gezdirmediler
Ah ne yamanda zormuş burçak yolması
Burçak tarlasında yar yar gelin olması
Yozgat Sürmelileri
Sürmeliler Yozgatlının gönül tomurcuğudur.Bu tomurcuk her gün yeniden açar güzelliği, kokusu, rengi hep tazedir. Hiç solmaz, soldurmazlar da onu.
Ortaokulda okuduğum yıllarda Yozgat tarihi üzerine araştırma yapan tarih hocamız Süleyman Duygu'dan dinlediğim kadarıyla Yozgat Sürmelilerinin çıktığı 19. yüzyılın sonlarına rastlar. 20. yüzyılın ortalarına kadar sürmüştür. ikinci Cihan Savaşının sona ermesi ile de yen! Sürmeliler üretilmiştir. Sürmelinin aslı bize göre 96 beyittir, her bir parçası ayrı ayrı kişilerce söylenmiş şayanı hayret olan tarafı 96 beyitte uyum tek bir ağızdan söylenmiş gibi olmasıdır.
Yozgat ta neden bu kadar çok sayıda sürmeli üretilmiş sorusu akla gelebilir.Yozgat o yıllarda çok kapalı bir toplum yapısına sahipti. Kadımlar erkeklere görünmezler, sıkı örtünürler, hatta aile büyüklerinden ses saklanırdı. Tabii ki bu öyle bir yaşantı içinde genç erkek ve kızların birbirini görmeleri çok zordu, ama imkansız değildi. Düğünde, bayramda, hıdrellez'de birbirlerini görebilme imkanı vardı. Aracılarında yardımı olurdu. Bir anlık görüşmeler büyük aşklara sevdalara kara sevdalara başlangıç olurdu.Genç insanlar duygularını sözlere, yazı ile doğrudan doğruya birbirine iletmezdi.
Tüm duygulana bu genç insanlar Sürmelilere dökerdi. Mesaj böyle ulaştırılırdı. Çekilen acılar, üzüntüler, hasretler kavuşamamanın verdiği yıkıntı kahır ve sitemler hep sürmelilerin mısralarına otururdu.
Her sürmelinin ayrı bir öyküsü vardır. Onun içindir ki bu Sürmeli çeşitlemesi içinde herkes kendine yakın bir öykü, bir duygu yakalar onu sever ve kendince bilir. Sürmelilerdeki söz güzelliği de çok önemlidir. Bir ağızdan bir tek Sürmeli dinlemekle lezzet tanımlanmaz. Her bir Sürmelide yeni bir öykü yeni bir söz güzelliği vardır. Velhasıl duygu harmanıdır Sürmeliler.
Yozgat Sürmelisi Türk Halk Müziğimizin adeta baş yapıtıdır. Uzun yıllar notaya da alınamamıştır.Yozgat ta Sürmeli, dört ayrı ağızdan okunur. Sürmelinin ilk okunduğu ve Yozgatlıların pek sevdiği ağız zodik ağzıdır, Zodik ağzı Sürmeli okunuşu ve sazla icrası pek güzeldir. Dinleyenleri duygulandırır, gizli bir saygınlığı vardır. Zodik ismi nereden geldi denebilir. Yozgat'ta çarşı kahvelerine İstanbul'dan gayri müslim garson kızlar getirilirdi. Zodik bu kızların birinin adıdır. Sesinin güzelliği dikkati çeker ve rivayete göre de Yozgat'lı bir delikanlıya asık olur. Onun ağzından söylenen Sürmelilerin büyüleyici güzelliği vardır. Zodik sevdiğine ulaşamaz ve yerleştiği Yozgat'ta ölür. Onun okuduğu Sürmeliler ise hç ölmedi hep yaşadı.
İkinci ağız pezik agzidir. Pezik de gayri Müslim garson kızlardan biridir. Pezik ağzı zodik ağzı Sürmelilere göre biraz daha oynak bir ritimle okunur, Pezik ağzı Sürmeli' de Yozgat'ta çok sevilir ve yıllardır ayni güzellikte söylenir.
Üçüncü ağız Sürmeli Habibe agzıdır. Habibe Dereli'den bu sürmeli 1945 yılında sayın Muzaffer Sarisözen tarafından derlenmiş (Yaz gelince sari çiğdem sarılır.) sözleri ile başlayan bu Sürmeli sevilen Sürmelilerimiz arasındadır. Bu Sürmeliyi radyo sanatçıları okumakta ve radyomuzun repertuvarındadır.
Dördüncü ağız Sürmelisi rahmetli Nida Tüfekçi 'nin derleyip notaya aldığı ve kendince düzenlediği (Dersini almış da ediyor ezber) sözleriyle başlayan Sürmelidir. Sayın Nida Tüfekçi' nin düzenleyip geliştirdiği bu sürmeli de Yozgatlılarca pek sevilmiş, yıllarca zevkle söylenip dinlenmiştir.
Yozgat Sürmelileri ve diğer türküleri incelendiğinde dikkati çeken bir nokta da, çamlık sözünün çok geçmesidir.
(Çamliğın başında tüter bir tütün)
(Çamlığın başında kar dişli dişli)
(fÇamlığın yolları bükülür gider)
(Çamlığın başında bir top kar idim) gibi
Nedir bu çamlık? Çamlık Yozgat'ın girişinden başlayan bir tepe Üzerinde cam ağaçlarının bir taş gibi süslediği bir orman alam. Yozgatlı için çamlık Sür-meliler kadar sevilen, saygın bir güzelliktir. İs ve çalışma hayati dışında Yozgatlıların tüm sosyal yaşamının başlayıp bittiği yerdir. En güzel sevgiler burada filizlenmiştir, bayramlarda, hidirellez'de ağaçların altı, bir çiçek cenneti gibi rengarenk giysilerle donanmış insanlarca dolar tasar. Tüm Yozgat burada nefes alır en güzel Sürmeliler burada çam ağaçlarının altında söylenirdi. Çamlığın bu kadar çok sevilmesi onun Sürmeli ve türkülerimizin mısralarının değişmez konuğu yapmıştır.
Sürmeliler sözü ve müziği ite bir şehir ürünü olup, Yozgat'ın köy ve kasabalarında sürmeli üretilmemiştir. Sadece dinleme zevkini paylaşmışlardır.Bir de Yozgat Sürmelilerinin okunuşundaki özelliklere kısaca temas edelim, Sürmeli söylenirken "oy oy" veya bazı Sürmelilerde "uy, uy" diye başlanır. Bu sözler yazıldığı ve okunduğu gibi telaffuz edilmez. "Oy" sözü ilk olarak okunduğu gibi ve hemen arkasından gelen oy sözcüğünde "o" harfi gayet kısa seslendirilir ve "y" harfi üzerine yaslanan ses bir süre devam eder.(Oy. Oyyyyyy) gibi. Güfte okunurken her satırın başındaki kelime aynen müteakip kelimeler hecelere bölünerek gırtlak, nefes ve ses hareketleri ite her hece cümle içindeki anlamına göre değerlendirilerek okunur. Her cümlenin sonunda mutlaka tekrarlanan "vay" sözcüğü ise "va" hecesi çok kısa seslendirme ile keskin biçimde "y" harfi üzerine yaslandırılır, (Vayyyyyyy) gibi. Sürmelilerin okunuşu kolay değildir. Ancak usulünce okunursa lezzeti hiçbir türküde yoktur.
Radyo repertuarında Habibe ağzı ve sayın Tüfekçinin lanse ettiği iki sürmeli vardır. Son zamanda zodik ağzı bir sürmelinin de radyo repertuarına gireceği ümidini taşıyoruz.
Sürmeliler Türk Halk Müziğinin önemli bir çeşidini oluşturur. Radyolarımız bir ağızdan (ek bir Sürmeliyi derlemekte çekinmemelidir. Zira her Sürmelinin ayrı bir öyküsü ve söz güzelliği vardır. Öykü ve söz güzelliğindeki çeşitlilik dinleyen her gönüle bir iz ve beğeni bırakır. Bu nedenle radyolarımız aynı ağızdan söylenmiş da olsa tüm sürmelileri derleyip repertuara almalıdır. Dinleyenler duygu ve öykü yakınlığı her hangi bîr Sürmelide yakalayabilir beğenisi sürekli olur.
Madem ki radyo müziğimizin toplandığı bir hazineye sahipse bu zenginliğine bizlerin de daha nice türküleri katmakta görev ve sorumluluğumuz olduğunu hatırlamalıyız.
Kanatlı kapının demir sürgüsü
Belik belik saçlarının örgüsü
Bu güzellik sana Allah vergisi
Geçer bu güzellik sana da kalmaz
Dere boylarında yayılan atlar
Yar mendil yumuşla ikiye katlar
Mezarım üstünde beş karış otlar
Bitmeyince gönül yardan ayrılmaz
(Bu sürmeli Süleyman SÖKMEN tarafından eski Yozgat düğünleri isimli banda okunmuştur.)
Yaz gelirse sarı çiğdem uyanır.
Mor mene vs e pembe güle dayanır.
Meyve bile dallarına güvenir
Meyve dalı kadar hükmüm yoğumuş
(Habibe ağzı söylenen bu sürmeli 1945 yılında sayın Muzaffer SARISÖZEN tarafından derlenmiş Radyo repertuarındadır)
Çamlığın ardında kar dişli dişli
Ben yardan ayrıldım gözlerini yaşlı
Bir yüzük yaptırdım cevahir taşlı
Takın parmağına yadigar olsan
Keten gömlek giymiş han dizinde
Arzumanım kaldı ela gözünde
Beş ben gerdanında beş ben yüzünde
Sayılmaz benlerine kurban olduğum.
San dünya çiçek m'olur adama
Koyu ıtırı koku versin odana
Yazık senin gençliğine acırım
Meyil verdin kıymet bilmez, adama
(Fethiye ARIKAN dan derlenmiştir.)
ODA KÜLTÜRÜ
Türk kültürünün önemli kaynaklarından bir/si da köy odalarıdır. Yapılış amacı: Köye gelen misafirleri ağırlamak ve misafir etmek gayesiyle yapılmıştır. Uzaktan gelen yolcular, tanıdık veya tanımadık misafirler bu odalarda kalırlar. Köy odaları köyün ortak malı olduğu gibi, köyde zengin ve sözü geçer ailelerinde özel odaları bulunurdu. Düğün, nisan, sünnet merasimi toplantıları bu odalarda yapılır, uzun kış geceleri hoş sohbetle bu odalarda geçirilirdi. Hatta köyde bulunan odalar arasında çok misafir ağırlamak ve sohbet adamı toplamak gibi bir rekabet başladığı bilenmektedir. Düğün ve kış eğlence oyunları buralarda yapılır, yüzük oyunu buralarda oynanır, arabası ziyafetleri buralarda verilirdi. Misafirler kendi evleri gibi girer; yer içer, yalarlardı.
Bölümleri
Köy odalarının birinci bölümü, yirmi santimetre yüksekliğinde sedirden meydana gelir. Sedirin eni bir metre boyunda olabilir. Üzeri halılarla kaplıdır. Pencere tarafında halı yastıklar dayalıdır.Sedirlerin üzerine çok rahat bir oturma şekli olan "bağdaş" kurularak oturulur. Ortada iki sedir arasında bir boşluk bulunur.
İkinci bölümde; sekilerden meydana gelir. Arada otuz veya kırk santimetre yüksekliğinde bir tahta bölme vardır. Ortada çok süslü ve işlemeli direkler bulunur. Bölme ve direkler ağaç İslemeli oluşuyla dikkatleri üzerine çeker, ikinci bölüm gençlerin ve çocukların oturduğu yerdir. Büyüklerin konuşmalarına katılmazlar, sadece dinlerler.
Yüklük;
Bu bolümde misafirlerin yatacağı temiz yün yalaklar ve yorganlar yığılıdır. Oda sahibinin zengin oluşu, misafirin allına serdiği yün yalakla ölçülür. Ağır ve saygın misafirlere iki kal yatak serilir. Yerden yüksekliği bir rnetredir. "Tahtadan yapılan kısmı işlemelidir. Yatak, yorgan ve yastıklar tavana kadar yığılıdır.
Odanın duvarlarında gizli olarak gömme dolap bulunur. Çay, şeker, fincan ve çay bardakları gibi şeyler burada bulunur. Oda sahibinin diğer ihtiyacı olan şeylerde bu odada bulunur. Bazı köy odalarında, oda girişinin tam karşısında raflar bulunur. Altında da ocak vardır. Ocağın önünde de mangal vardır. Mangalın ateşi çoğunlukla hiç sönmez. Çay, kahve burada sıcak tutulur.
Köy odalarının giriş kapısı solunda bir raf daha vardır. Burada ibrik ve el leğeni bulunur, ihtiyacı olan elini burada yıkar.
Çeşitli oyunlarda halkı güldüren ve eğlendiren oyuncular vardı. Bazen güldürür, bazen kızdırırlardı. Deve taklidi, koyun, kurt taklidi yaparlardı.
Odalar arasında at yarışları yapılırdı. Besili yarış atları çeşitli ipekli kumaşlarla donatılır., yarışa bırakılırdı. Dereceye giren atlara heybe, kaftan gibi hediyeler verilir, sahipleri ödüllendirilirdi. Yarıştan sonrada delikanlılar gruplar halinde cirit oynarlardı.
Odaları yapan ustalar çeşitli yerlerine isimlerini yazmışlar veya bir işaret koymuşlardır. Aynı zamanda odayı yaptıkları tarihi tavana veya duvarına işlemelerle kazmışlardır. Odalar sağlam bir manevi kültür üzerine kuruldukları gibi, sağlam taslardan ve ardıç ağacından sağlam bir temel üzerine de bina edilmişlerdir. Estetik bir yapı özelliği arz eder. iç malzeme tamamen isleme ve oymadır.Odalar; Tüysüzlerin oda,Kâyagillerin oda, Veligilin oda. Omuşun oda, Kodaggilin oda, adıyla anılırlar. Tarihi ikiyüz yıla dayanan odalar vardır,
Dış Bölümleri
Evlerin biraz uzağında kurulmuşlardır. Tuvaletleri ayrıdır. Misafirlerin hayvanlarını barındırmak için "atık" denilen küçük ahırlar yapılmıştır. Misafirin bineği için kullanılır. Başkası atını bağlayamaz. Misafirler kimseye danışmadan atlarını bağlar, önlerine "kes" (yonca samanı) dökerler. Oda sahibi evde ise, bu hizmetleri o yapar. Bazı odaların Önünde de "Binek Taşı" bulunur. Misafirler bu faşa basarak atlarına binerler.
Sıra Arpası
Köy odalarına gelen misafirlerin atlarına arpa ihtiyacını karşılamak amacıyla harman zamanı köylüye "arpa salması" dökülür. Her yıl toplanan arpalar bir ambara konur ve harca n irdi .Ambarı n anahtarı bekçide bulunur, hayvanlara yem verme işini çoğunlukla bekçiler yapardı.
Aşıkların Uğrak Yeri
Çevrede tanınmış olsun veya olmasın, saz çalan, türkü söyleyen destan yakan sar ve söz sairleri mutlaka köy odalarında konaklar, akşam halka hoş vakit geçirt i rlerdi. Köylü âşıkın geldiğini duyunca, o akşam oda hınca hınç dolardı. Köyde yeni âşıklığa özenen gençlerde, us l a âşıklardan feyz ve ders alırlardı. Aşıklık geleneği böylece sürdürülürdü. Bunda da köy odalarının büyük rolü vardı.
Düğünlerde, toplantılarda, uzun kış gecelerinde odada bulunanlar sırayla sıra türküsü söylerlerdi. Türkü söylemek istemeyen kişi ziyafet verir, arabası yapar veya koç keserdi.
Köy odalarında başkasından öğrendiklerini anlatanların yanında, irticalen söyleyen kişilerde vardı. Köy halkından bazıları ise çok ustaca masal anlatırlardı. Böyleler inin ağızlarından bal akar, cemaati pür dikkat dinletirlerdi. Karacaoğlan, Köroğlu.
Köy Seyirlik
Oyunları
Santral Oyunu
3 kişiyle oynanmaktadır. Bir kişi santral, biri manyeteli telefon makinesi, diğeri da karşıdan telefona cevap veren kişi rollerini üstlenirler. Santral olan kişi oyunun oynanışını iyi bilenden seçilir. Bütün şehir kodlarını sayarken son rakamını 4 olarak söylemeye dikkat eder.Makine olan kişi oturur. Başına tersinden palto veya ceket giydirilir. Ceketin kolu yukarıdan tutulur. Oyun başlar;
-Alo santral.1.14.24
- Sesini alamıyorum,
-Alo. (oturan ileri geri hareket ettirilir.)
- Alo, 24 , 34.....dök...
İrtibatçı elindeki ibriktarı suyu oturanın ceketinin kolundan döker. Oturan kişi suyu fark edince kalkar.
Körük Oyunu
Dört kişiyle oynanır. Körük olan kişi yatar, sürekli üfler. Çırak körüğü çeker. Usta kalaylar. Malzemeler ise, biraz kül ve bir tenceredir.
Oyun kurulur. Çırak körük olan şahsı körük gibi yaparak ileri geri hareket ettirir. Dışardan gelen çırak seslenir:
-Usta eben ölmüş
-Boş ve r.
-Annen Ölmüş -Boş ver.
-Baban ölmüş ustam.
Usla yine cevap verir:
-Boş ver onu köylü kaldırır.
-Usta garın ölmüş
- Amanın körüğün ağzını kapat, tez cenazeye gidelim, dediği anda körüğü çeken çırak oturan kişinin ağzına gözüne, kül, çamur, yağ ne varsa çalar. Oyun biter.
Ortaya bir sehpa, üstüne bir yumurta konur. Bu yumurtayı kim üfleyerek aşağı düşürürse mükafaat verilecektir. İki kişi "biz düşürürüz" der, ortaya çıkarlar. Gözleri bağlanır. Sehpanın yanına ortada sehpa, karşılıklı otururlar. Olanca hızıyla üflerler. Bu sırada oyun bu ya yumurta alınır, bir tabak un konur. Bu kişiler yumurta üflüyoruz diye tabaktaki onu bitinceye kadar üflerler. Her ikisi de değirmenden çıkmış tazıya dönerler. Seyredenlerde can mı kalır.
Fincan Oyunu
Uzun kış gecelerinde, düğünlerde ve özel günlerde köylerde halk bir araya gelir, yüzük oynarlar. Fincanla oynandığı için "Fincan oyunu veya Yüzük Oyunu" denir. 9 fincanla oynanır. En az beşer kişilik iki grup olur. Her grubun bir başı bulunur. Yazı tura ile yüzük saklayacak taraf tespit edilir. 9 fincandan birisi altına arka tarafta, gruptan bir kişi yüzüğü saklar. Getirir. Bulacak taraftan "Yüzük şu fincanda veya boş" diyerek fincanları his ve tecrübelerine dayanarak kaldırırlar. Saklayanın bakışı, duruşu, jest ve mimikleri yüzüğü bulmada çok Önemlidir. Yüzüğü saklayan kişi acemiyse bakışlarından yüzüğün hangi fincanın altında olduğu bulunur. Bu defa yüzüğü bulan taraf saklar. Oyun geç vakte kadar devam eder. Yüzük bulacak taraf iki fincanı" şunda" diyerek kaldırabilir. Fazla kaldırmağa hakkı yoktur. Yok diye kaldırdığı fincanda yüzük çıkarsa kaybetmiş, öbür taraf sayı kazanmış olur. 20 sayı alan grup son fincanı saklar. Oyunun en heyecanlı sayısıdır. Karşı grup yarıya
der yüzüğü bulursa saklayan grubun sayısı yarıya düşer. "Cura" deyip yüzüğü bulamazsa boş fincanı kaldırırlarsa, diğer grup 21 sayıyla oyunu kazanır. Kaybeden taraf ta, hindi keserek, meyve alarak ziyafet verirler. Veya kaybeden tarata eziyet ederler. Uzun ve eğlenceli fincan oyunu böylece biter. Bazı fincan oyunlarının sabaha kadar sürdüğü de olur.
Oyun esnasında birçok maniler ve türküler söylenir, işte bazıları:
Eleğine meleğine
Kulpuna kölesine
Evliyalar paşasına
Şunda var. şunda yok.
Ya şunda ya şunda
Keçe külah başında
Bir eşeğini var yaşlı dişli
Semerinin Önü kaşlı
Sırım çekmiş maymun dişli
Helesi helesi mundar Ölesi
Dağdan keserler ardıcı
Sallanır gelir bir ucu
Kirkor gâvurun baş sağdıcı
Bilir oynar bilmez oynar akşamdan beri
Denge denk olduk size
Sizde döndünüz mü bize
Bir güzel kız gönderin
Öpek sevek verek size
Serptim tavuklara darı
Başaklar oldu san
Bil yüzüğe kavuşluk
Çatlasın yüzüğü saklıyan karı
Tarlaların tapanı
Gel gapanı gapanı
Sen ne bilin yüzük oynamasını
Irasgelenden ekmek kapanı
Çarşıya gittim geze geze
Üzüm aldım size bize
Yüzük oyunu bilmeyeni
Sür götür Eğri öze
Yüzüğü buldu eşiniz
Hey zalim nenni
Şu mu yüzükçü başınız
Hey zalim nenni
Helesi hclesi mundar ölesi
Bilir oynar, bilmez oynar aklımdan beri
Kırmızı güllü dolsun saksın
Beni hile ite fincana batıracaksın
Ben onları görmüş uslayım
Sen dünkü çıraksın
Yüzüğü saklayan ve arayan taraflar sayıca öne gillikçe, denk oldukça ve kazandıkça,, kaybettikçe ezgili ve kaba gürültüden bu manileri söylerler.
Sinsin Oyunu
Düğünlerde oynanan, gece oyunudur. Düğünlerde her gece oyanının Günümüzde artık mazide kalan "Sinsin" davul-zurnanın davet havası çalmasıyla başlar. Davulcu "Haydi sinsine. Aklı keseri Hasan Çavuş'un harmana gelsin" diye seslenir.
Daha önceden köy delikanlıları tarafından ve bayraktarın öncülüğü İle getirilen odunlar harmana yığılır. Halk toplandıktan sonra odun ateşlenir.
Oyuna oyuncu olarak, tez kaçan, atik ve babayiğit kişiler katılırlar.Kısın Kar üstünde oynandığı gibi, yağmurlu havalarda çamurda dahi ayakkabılar çıkarılarak, paçalar sıvanarak oynanır.
Davul zurnanın sinsin havası çalmasıyla oyun başlar.Önce bir oyuncu ebe seçilir.Ebe, ateş etrafında dönerek o y nar. A leş üzerinden atlayarak çeşitli cambazlıklar yapan diğer oyuncular, "ebe"ye karşıdan vurmaya çalışırlar. Arkadan vurmak kurallara aykırı dır.Ebe vurulup düşünce oyundan çıkar.Vuran kişi ebe olur.Bu sefer ateş etrafında ocak bekçiliğini bu oyuncu yapar.Diğer oyuncular buna vurmaya çalışırlar.Kendini hücumlardan korumaya çalışır.Oyun gece yarılarına kadar devam eder. Seyirciler heyecanla izlerler. Değişik köyden gelen oyuncular arasında yapılan "sinsin" daha İddialı olurdu.Sinsin ateşinin şelvesi la uzak köylerden görülürdü. Günümüzde ise bu oyun yok denecek kadar kıtsat oynanmaktadır.
Tura Oyunu
İplî Tura: Daha çok düğünlerde oynanan bu tura oyunu davul zurnanın avet havası çalması ve halkın oyun yeri olan düz bir harman yerinde toplanmasıyla başlar.
Önce ortaya kazık çakılır.Bu kazığa sekiz on metre uzunluğunda bir ip bağlanır.Bir delikanlı "Ebe" seçilir.ipin bir ucu kazıkta bağlıdır,bir ucu da ebenin elindedir. Ebe ipi bırakmadan kazığın etrafında dönmeye baslar. Diğer oyuncular ebeye vurmaya çalışırlar. Bu vurma işi "tura" ile olur. Tura ise: Kalın bir bez kıvratılarak örülür. Örgünün sonu bağlanır. Oyuncular bu bez parçasıyla ebeye vurmaya çalışırlar ki buna "Tura" denir. Turanın içine taş konup konmadığı ebe tarafından kontrol edilir. Ebe, kendine vuran oyuncuları ipi bırakmadan vurmaya çalışır. Eğer vurursa, vurulan kişi ebe olur, ipi o tutar. Bu sefer diğerleri buna vurmaya çalışırlar. Oyun böyle devam eder.
Saklamalı Tura: Davul zurnanın oyun havasıyla bir harman yerinde toplanırlar. Oyuncular en az 15 kişiden meydana gelir. Daire şeklinde otururlar. Aralarında bir ebe seçilir. Ebenin elinde "Tura" vardır. Dairenin içine dönük kişilerin arkasına sezdirmeden turayı koymaya çalışır. Oturan oyuncular arkalarına bakmadan elleriyle turanın konup konmadığını yoklama yaparlar. Arkasına tura konan oyuncu turayı alarak ebeyi kovalar. Yetişirse vurur, yetişemezse ebe dolanarak gelip kalkan oyuncunun yerine oturur. Ebe sırası bu oyuncuya geçer. Yok eğer oyuncu turanın arkasında olduğunu fark etmezse ebe dolanıp gelir: "Kalk bakalım sırtına bineceğim, tura senin arkanda farkında olmadın. Cezanı çek" der, oturan oyuncunun sırtına biner. Bir sefer dolaşır gelir. Ebe, sırlına bindiği oyuncunun yerine oturur. Ebe sırası cezalı oyuncuya geçer. Seyredenler bu oyunu heyecanla izlerler. Oyun böylece devam eder.
MASALLAR
Padişah Ve Üç Oğlu
Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde bir padişah yaşarmış. Padişahında üç oğlu varmış. Padişahın bahçesinde bir de elma ağacı varmış Bu ağacın birde mahareti varmış. Bunun bir elması olur ve bu elmayı yiyen hiç ölmezmiş.
Fakat her yıl elma olgunlaşınca bir dev gelir, yermiş. Günlerden bir gün
-Oğullarım sıra ile nöbet tutacaksınız ve o devi yakalayacaksınız, demiş.
Gene elma kızarıp olgunlaşmaya başladığı sırada; önce en büyük oğlu nöbet tutmaya gidecekmiş. En büyük oğlan silahlanmış ok ve yay almış. Beklemiş, fakat gecenin ortalarına doğru uyuyuvermiş. Dev de gelmiş mayı yemiş. Sabahleyin geldiklerinde elmanın yok, en büyük oğlanında uyumuş olduğunu, görmüşler.
Aradan bir yıl geçmiş. Elma kızarıp, yenecek hâle gelmiş; sıra ortanca oğlanda imiş. O da silahlanıp bahçeye girmiş. Fakat o da gece yansı olunca uyumuş, dev yine gelmiş elmayı yemiş. Ortanca oğlan da devi yakalayamamış. Son ümit en küçük oğlanda imiş.
Yine aradan bir yıl geçip elma kızardığı zaman en küçük oğlanda silahlanıp bahçeye gitmiş. Fakat, küçük oğlan çok akıllı olduğu için; bir parmağını kesmiş ve bunun acısından sabaha kadar uyuyamıyacağını düşünmüş. Gece yarısı olunca dev gelmiş elmayı almış, gitmiş. Küçük oğlan da devi izlemiş. Dev gidip bir kuyudan inine girmiş. Oğlan, sabah olunca doğrudan babasının sarayına koşmuş. Olan bitenleri babasına anlatmış. Sonra babasına:
- Babacığım, ben aybeylerimle o ine gideceğim. O devi öldüreceğim, demiş.
Küçük oğlan ve ağabeyleri bir de urgan alarak devin inine doğru yola koyulmuşlar. Devin inine gelince. Önce en büyük oğlan:
- Aşağıya ben ineceğim. Beni yandım deyince çekin demiş. Beline ip bağlayıp kuyuya inmiş, iki üç metre inmeden yukarı geri çıkmış.
Sıra ortancalı oğlanda imiş.
-O da beline ip bağlayıp kuyuya inmiş. Daha dört beş metre inmeden yandım diye bağırmış. Onu da yukarı çekmişler.
Küçük oğlan:
- Ben, yandım dedikçe aşağıya indireceksiniz, demiş.
Küçük oğlanda beline ip bağlayıp kuyuya inmiş. Bu, yandım dedikçe, indirmişler, yandım dedikçe indirmişler. En sonunda aşağıya inmiş. Orada bir kaç kapı varmış. Kapıyı açmış. Dev uyuyor ve köşede de birbirinden güzel üç tane kız oturuyor. Önce devin boynuna okkalıca bir kılıç indirmiş ve kafasını gövdesinden ayırmış. Bunu gören kızlar çok sevinmişler. Sonra kızları alarak kuyunun dibine gelmiş. En büyük kızın beline ipi bağlayarak.
En büyük ağbisine:
- Abi bu senin diye, bağırmış. Ortancalı kızı alarak onuda küçük
ağabeysine göndermiş. Küçük kız da kendi şansına imiş. Fakat bu öbür kızlardan daha güzelmiş.
Kız- Ahilerin seni yukarı çıkarmazlar, demiş. Ve elinden yüzüğü, saçından da iki tane tel kopararak oğlana vermiş ve ona
- Eğer ağabeylerin seni yukarı çıkarmazlarsa; bunları birbirine sürt, sürtünce iki tane koç gelecek. Bunlardan biri beyaz, diğeri kara. Beyaz koça binersen aydınlık dünyaya, kara koça binersen karanlık dünyaya gidersin demiş. Sonra o da yukarı çıkmış.
Gerçekten de onu aşağıda bırakmışlar. Oğlan düşünürken birden
Kızın vermiş olduğu yüzük ile saç teli aklına gelmiş. Bunları birbirine sürmüş. Sürünce, iki tane koç gelmiş. Bunlardan biri beyaz, diğeri karaymış.
Oğlan, beyaz koça atlayacağı sırada, yanlışlıkla kara koça atlamış. Koç bunu alarak karanlık dünyaya, bir ağacın dibine götürmüş.
Oğlan ağacın dibinde yatarken aniden bir yılan görmüş. Bu yukarıda bulunan kuş yuvasına doğru çıkmaya çalışıyor. Küçük oğlan kılıcı ile yılanı öldürmüş.
Bu sırada kuşlann annesi gelmiş. Ve ona çok teşekkür etmiş. Çünkü her yıl o yılan gelip her yıl çıkan kuş yavrularını yermiş.
Kuş:
- Dile benden ne dilersen, diye sormuş.
Oğlan da: Beni karanlık dünyadan, aydınlık dünyaya götür başka bir şey istemem, demiş.
Kuş:
Biraz et ile su alarak, oğlana:
-Ben, lak dedikçe su, lık dedikçe et vereceksin, demiş.
Oğlanı sırtına alarak gözlerini hiç açmamasını tembih etmiş. Fakat aydınlık dünyaya çıkmaya az kalınca et bitmiş. O zaman oğlan bacağından biraz et kopararak vermiş. Kuş bunu
fark edince yutmamış, dilinin altına koy muş.
Bir müddet sonra aydınlık dünyayı çıkmışlar. Kuş dilinin altından eti çıkarıp, oğlanın bacağına yapıştırmış v< oradan ayrılmış.
Oğlanda biraz yürüdükten sonra bi çobana rastlamış, ona:
Kendisine koyun satmasını soy lemis. Çoban da bunu kabul etmiş Oğlan koyunu kesip çobanla birlikti yemiş. Sonra koyunun derisini de başına geçirmiş. Keloğlan olmuş. Bir şehre gitmiş, orada bir altıncının yanına çırak olarak girmiş. Aradan uzun zaman geçmiş. Bir gün:
Padişah'ın kızına talip kuşu uçurularak, kuş kimin başına konarsa ki; onunla evlenecekmiş. Bunu duyan herkes o meydana akın etmeye başlamış Bu sırada Keloğlan da ustasına; usta bende gideyim mi, demiş.
Ustası:
- Git Keloğlan. Koca talih kuşu şaşıpta senin başına mı konacak demi; Keloğlan, yine ısrar etmeye başlamış Usta: "Gönlün kalmasın haydi git", demiş.
Keloğlan, buna çok sevinmiş ve yola koyulmuş. Meydana geldiği sırada dünyanın kalabalığını görmüş, iğne atsan yere düşmez. Keloğlan da kendine bir yer bulmuş.
Sonunda talih kuşu uçurulmuş. Dolanmış dolanmış en sonunda gelip Keloğlan'ın başına konmuş. Fakat hiç padişah'ın kızı bir Keloğlan'a verilir mi? Hiç kimse bunu kabul etmemiş. Tali): kuşu bir kez daha uçurulmuş. Yine dolaşmış dolaşmış, Keloğlan'ın başına konmuş. Bunu da saymamışlar. Kuş son kez uçurulmuş. Bu uçurulduğunda kimin başına konarsa konsun sa-yılacakmış.
Üçüncü sefer kuş uçurulmuş. Kuş dönmüş, dolaşmış yine Keloğlan'ın başına konmuş. Ve padişahın kızı ile evlenmiş. Bu kız Keloğlan'ın kuyudan çıkardığı kızmış. Başındaki koyun derisini de çıkarmış. Mutlu bir hayat yaşamışlar.
Gökten üç elma düşmüş. Biri anlatana, ikisi de dinleyenlere.
GEVREK KÖYÜ
Köyün adı hakkında anlatılan rivayetlerden bazıları şunlardır.
Köyün kurulduğu tarih bilinmemekle birlikte, o yıllarda içme suyu sıkıntısı çekildiği anlatılmaktadır. Sadece bir pınardan bütün köy halkı sıraya geçer su temin ederlermiş. Pınar ise damla damla akarmış. Özellikle yaz aylarında daha da azalırmış. O yıllarda "Damla pınar" adını almış köy. (112)
Köyün adı hakkında anlatılan bir başka rivayet şudur. Yılın birinde köye hiç kar ve yağmur yağmamış. O yıl kurumuş, geçmiş. Bütün arazisi yarık yarık yarılmış. Bitkiler ve mahsûl kurumuş. Gevremiş, geçmiş. Çevrede bu köyden "Gevreyen Köy" diye bah-sedilmeye başlanmış. Bugüne kadar da "Gevrek" olarak gelmiş.
Bu rivayetlerin yanında, 67 yaşındaki Hasan Yılmaz ise "köyün 40 hane olduğunu babası Kâmil Yılmaz'
dan çok duyduğunu" ifade ediyor. Köyün kurucusunun "Hasan Bey" adında bir "Türkmen" reisi olduğunu, köyün doğusundaki bir mevkiinde "Hasan bağ" olduğunu söyledi. Köy Nüfusu şu sülalelerle artmış. Türkmenler (Kadışehri-Yangı Köyû'nden), Bulduhgil (Çekerek Kanaklı), Ocahlıgil (Ocaklı Köyû'nden), Yeni Hasangil (Çekerek -Alıçlı Köyünden) gelip köye yerleşmişler.
Sorgun' un yüksek bir tepesi olan "Halil Baba" tepesinin batı eteğinde kurulmuştur. Güneyi ve batı tarafı büyük bir ova ve verimli topraklardan meydana gelir. Orman, tarımla et kemik olmuştur. Halkının geçimi önemli derecede hayvancılık ve tarıma dayalıdır. Düz arazideki topraklarda sulu ve kuru tarım yapılır. Fasulye ekimi önde gelir.
Doğanlı, Halilfakılı, Duralidayılı, Is-mailhacılı, incesu, Karalık ve Gökiniş köyleri ile komşudur. Halkının çoğunluğu yurt dışında çalışmakta olup bir. kısmı da Sorgun'a göçerek ticaretle geçimlerini temin etmektedirler.ilçeye 15 km, 104 haneli, 632 nüfusludur.
İlkokul 1969, lojmanı 1986 yılında yapıldı. 4 öğretmen ve 145 öğrenci eğitim-öğretim görmektedir. Okulun büyük onarıma ihtiyacı vardır. Cami ise 1985 yılında, minaresi ve çeşmesi ise hayırsever Fadime Yiğit tarafından aynı tarihte yaptırıldı.
KÖY MEVKİ ADLARI: Ortaçayır, Hasanbey Deresi, Ali Dede, Düzağaç, Küçük Oluh, Garayancah, Halilbaba, ince Güney, Dedebağ.
SÜLÂLELER: Hacıkanin Nurugiller(dokuzlar), Gücü Ahmetgil, Yenihasangil, Garaçavuşgil, Özbekler, Keş Aligil, Molla Aligil, Hacılar, Bulduhgil, Ocaklıgil, Tatlıveligil, Abdıgil, Türkmenler.
LÂKABLAR: Çelik Hasan, Kuyucu, Kırkyalan, Daşdan, Gara Cemal, Kel Mahmut, Topal Ahmet, Omalah, Çöp Nuru
EN ÇOK KULLANILAN SOYADLAR: Yiğitler, Çekerekler, Yükseller.
GÖREV YAPAN MUHTARLAR:
Kamil Yılmaz, İdris Kaplan, Ömer Aydoğan, İbiş Bilir, Mevlüt Çekerek, Sülük Keskin (3 dönem), Gani Yorulmaz, Gazi Yüksel, Bekir Bostancı, Hacı Yılmaz, Hüsnü Yiğit, Celal Düşünceli (2 Dönem), Veli GÜNDÜZLÜ, Veli GÜNDÜZLÜ
Domuzla Şakalaştık
Gevrek köylü Kel Hasan (Hasan Yılmaz) çalışkan, çabuk ve müdahaleci bir kişi olarak bilinir. 1990 yıllarında Göğçam mevkiinde, Elmalı tarlada bahçe işleriyle uğraşırken, bir domuz görmüş. Hemen nacağı kaptığı gibi domuza hücum etmiş. Vur ha vur. . . Domuz "hım" . . dedikçe, Hasan ağa nacak sallıyormuş. Tabi domuz durur mu? dalmış Hasan ağaya ve el ayak koymamış, parçalamış. Tutmuşlar bir güreş. Zorlu bir mücadeleden sonra domuzu yatırmış. Gelenler domuzu öldürmüşler. Hasan ağayı Kayseri'ye acil hastaneye kaldırmışlar, iyileşip evine döndükten sonra konu, komşu ziyarete gelmiş, geçmiş olsun demişler;
- Ne yaptın Hasanağa? diyenlere, Hasanağa şöyle diyormuş:
- Görüyonya a güzüm, Donuz oğlu donuz zorlu şakacıymış canım, inat etti borakmadı. Amma ne şakaydı bel.
Karacaoğlan
Halk şâirlerimizden bazıları edebiyatımızda büyük yeri olan Çukurovalı Karacaoğlan' a özenmiş ve onun mahlasını almış veya halk ona benzeterek o ismi vermiştir, işte Yozgat' ta yaşadığı sanılan Karacaoğlan' m Yozgat' ta yaşadığına dair birçok rivayet olmasına rağmen bunlar kesin bilgiler olmaktan uzaktır. Ancak araştırmacılar Yozgat' ta bir Karacaoğlan' m yaşadığı hususunda ittifak etmektedirler.
Bu konudaki rivayetlerden birine göre Karacaoğlan 1845 (H.1260) tarihlerinde yaşamış ve Sorgun' un Gevrek Köyü'ne uğrayarak burada âşık olduğu bir kızı alamayınca üzüntüsünden ölmüştür.
Mezarı Gevrek-Doğanlı köyleri arasındaki tepede olduğu rivayet edilmektedir. Burada bir mezar vardır. Çevre halkı tarafından ziyaret edilmektedir.
Mezarının da bu köy civarında olduğu söylenmektedir.
Her sabah her sabah çıkar bakarsın
Bilemiyom ne derdin var senin
Dertli sinem aşk oduna yakarsın
Bilemîyom ne derdin var yâr senin
Bahar gelmeyince gülleri açmaz
Yârsız yaylalara konup göçülmez
Uykudan mı kalktın gözün açılmaz
Bilemiyom ne derdin var yâr senin
Yaz gelince kuru otlar sulanır
Cahil olanların gönlü bulanır
Yıl başında iki bayram dolanır
Bilemiyom ne derdin var yâr senin
Karac' oğlan der ki olduğu yerde
Ciğer biryan olur gördüğü yerde
Sabah güneşi' nin doğduğu yerde
Bilemiyom ne derdin var yâr senin
Durali DOĞAN
Yeşilovam
Delibaş Çayı' da içinden geçer
En güzel çiçekler burada açar
Gençleri güzelin esmerin seçer
Burcu koku saçar Yeşilova' mda
Halilbaba, Alidede dağları
Papatya bürümüş kırgı bağları
Yaşamak gerekir güzel çağları
Boy boy güzel geçer Yeşilova'mda
Cafer OKUR
YÖRESEL YEMEKLER
Yöre beslenmesi büyük ölçüde buğday ürünlerine, unlu yiyeceklere dayanmaktadır. Bulgur, yarma ve düğürcük hemen hemen her türlü yemeklerde ve çorbalarda kullanılır. En önemli yemekleri, Arabası, Madımak, Testi Kebabı ve Yozgat Tandır Kebabıdır.
ARABAŞI
Malzemesi: Hamur için Bir ölçü Un 6 ölçü su Tuz, biber
Çorba için Tavuk veya Hindi Bir Kaşık Yağ Bir Kaşık Salça, Tuz, karabiber, Kırmızı Biber, Bir Miktar Un
Altı ölçek su bir kapta kaynamaya bırakılır. Öte yandan bir ölçek un yeteri kadar su ile karıştırılarak bulamaç haline getirilir. Bu karışım kaynamakta olan suya boşaltılarak bir süre oklava ile karıştırılır. Bir iki taşım kaynayıp kıvama geldikten sonra ateşten indirilip,sulanmış tepsiye dökülerek eşit miktarda dağılması sağlanır. Soğumaya bırakılır,
Diğer taraftan altı kaşık un bir kaşık yağ ile birlikte hafif ateşte pembeleşinceye kadar kavrulur. Soğuksu ilave edilerek bir tencerede kaynamakta olan
tavuk suyunun içine boşaltılıp yeteri kadar tuz ilave edilip 15 dakika kaynatılır.Tavuğun göğüs etleri küçük parçalara ayrılıp çorbanın içerisine atılır. Bırakılan hamur ıslak bir bıçakla baklava dilimleri şeklinde kesilir. Tepsinin ortası çorba kasesi sığacak şekilde açılır,açılan yere çorba kasesi yerleştirilir,kesilen hamurlar kaşık üzerine yerleştirilerek çiğnenmeden yutulur.
MADIMAK
Malzemesi 1.5 kg. Madımak Bir kase yoğurt 150 gr. Pastırma Bir-iki diş sarımsak Tuz,biber,yağ,salça
Hazırlayan : Murat YÜKSEL (Veri Hazırlama Kontrol İşletmeni)
   

 Kullanıcı
 Parola
  Yeni Üye Şifremi Unuttum
 

Yozgat Dondu
Yozgat Dondu

Yıldızlar Avrupa Şampiyonasında Hemşehrimiz Zeynep
Yıldızlar Avrupa Şampiyonasında Hemşehrimiz Zeynep

Yozgatta Jandarma Broşür ile..
Yozgatta Jandarma Broşür ile..

Bozok Üniversitesini 3057 Kişi Tercih Etti
Bozok Üniversitesini 3057 Kişi Tercih Etti

Yozgat Bozok Üniversitesinden....
Yozgat Bozok Üniversitesinden....

Türkiye, dünyayı BBG evi gibi izleyecek!
Türkiye, dünyayı BBG evi gibi izleyecek!

Yozgat Bozok Üniversitesi Hastanesinde...
Yozgat Bozok Üniversitesi Hastanesinde...

Esnaf Kredi Faizleri Arttı
Esnaf Kredi Faizleri Arttı

iletişimde Vergiler Tek Kaleme Düşürülüyor
iletişimde Vergiler Tek Kaleme Düşürülüyor

Yozgat Tkdk Beşinci Proje Çağrısına Çıktı.
Yozgat Tkdk Beşinci Proje Çağrısına Çıktı.

  Resim Galerisinden


Yozgat Resimleri




Resimlerle Akdağmadeni

 
 Yazarlar
Ahmet Hakan ÇOŞKUN HÜRRİYET GAZETESİ
Öcü yazısı
Av.Ruhi BACANLI YOZGAT HABER GAZETESİ
DEMOKRASİ VE PARTİLER
Metin Özkan GÜNEŞ GAZETESİ
Şehitleri özümsemek!
MUSTAFA ERANIL
YUNUS PEHLİVAN’DAN ‘özel’ TEHDİT
Nesrin MASARİFOĞLU YOZGAT GAZETESİ
Türkiyede sadece iki örnek: biri Pamukkale, diğeri
Osman Hakan KİRACI YOZGAT GAZETESİ
YUSUF KENAN YILMAZ'I RAHMETLE ANIYORUZ...
Osman KARACA SÜRMELİ HABER GAZETESİ
YOZGAT’IN GELECEĞİ “SORGUN’A BAĞLI
Rıfat ÇAKIR İLERİ GAZETESİ
BİZİM KÖYDE KADIN HAKLARI
Salim TAŞÇI İLERİ GAZETESİ
DAİRE ALIRKEN YANMAYIN TAPUNUZU KAPTIRMAYIN
Sürur ÖZTÜRK YOZGAT MUHABİR GAZETESİ
Sadir Durmaz araştırma önergesi vermedi mi?
Taha AKYOL HÜRRİYET GAZETESİ
En kötüsü...
TARIK YILMAZ İLERİ GAZETESİ
Canın sağolsun
İnan SOYER YOZGAT YENİGÜN GAZETESİ
Yozgatlıyız, pek şanlıyız 8 isim geçti, 5’i toprak
İsmail KÜÇÜKKAYA AKŞAM GAZETESİ
Zekeriya Öz'den Hilmi Özkök yorumu: 'O demokrasi k
Şahin ÖZMEN İLERİ GAZETESİ
Yeni Sezona Doğru
   Tüm Yazarlar
 
Bilgi Bankası Kayıt Formu
Reklam verebilirsiniz.







İlkelerimiz | Yasal Uyarı

 :: Ana Sayfa :: Editöre Gönder :: Günün Haberleri :: İletişim

Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
© 2000-2019 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
İletişim: +90 212 562 66 66  |  Faks: +90 212 654 87 88  |  Destek: info@yozgat.org.tr
Sayfa Üretimi: 0.0289  | Teknik Destek: Cizginet
Haberler artık Outlook'ta

 

Kapat !